17 Mayıs 2010 Pazartesi

Yabancıyla Tanıştığım Gün..


Birkaç yıl önce, daha öğrenciliğin değeri bilinmez, derslere, hocalara sitemlerin tadından yenmez günlerde, kampüsün yakınlığı bahanesi ile ve içteki o anlamsız, her gün kendini orada bulma, aidiyet hissiyle İstiklal Caddesi'ndeki voltalardan birinde geçer bu tanışma hikayesi.

İnsanlar, turistler, gençler, farklılar, farksızlar, açlar, toklar, her çeşit insanın yürüdüğü, koştuğu, zaman geçirdiği bu caddede, meydandan Galatasaray Lisesi'ne doğru yürürken tükettiğim 3 numaralı tütün silindirinden sonra, yeni bir tanesine daha ateşli bir merhaba
diyemeden o çok sevdiğim yayınevinin dükkanına rasladım. Düşünmeden sigarayı pakete geri sıkıştırıp içeri daldım. Tabi bu dükkan o zamanlar daha taşınmamıştı, üzerinde minik kalpçikler taşıyan kitapçıklar ordusunun ev sahibiydi. Mekanda Kızılderili asaletinde genç bir kız çalışmaktaydı. Yayınevinin bu güzel kitaplarından ve lütfundan yararlanarak, kitabını okuyarak, müşteriler ödemeye geldiği zaman ya da soru sordukları zaman kendini kitaptan alıp dünyamıza
ışınlanıyordu.

Rastgele birkaç dünya edebiyatından kitabı inceleyip, arka kapaklarını okudum. İlgimi çekeni koltuğumun altına sıkıştırıp biriktiriyordum.Yaklaşık yarım saat bu şekilde gezinirken birden kapı açıldı. Önceden de birkaç kere daha da açılmış ve yeni müşteriler girmiş ya da çıkmışlardı ancak hiç birinde dönüp de bakmamıştım. Bu kez nedense bakmak geldi içimden. Kapının hemen yanında durmuş, bana bakıyordu yabancı. Önce pek umursamadım ancak bir yerlerden bir tanıdıklık hissi veriyordu, bilemedim. Bir süre aval aval gezdim yine dükkanda. Pocahantas kız ise ödeme yapan genç bir kadınla ilgileniyordu. Sesi fiziğine göre itici olan bu Kızılderili kız sanırım müşterileriyle sadece ödeme esnasında iletişim kuruyordu.



Tekrar kapı tarafına çevirdim kafamı. Yabancı hala orada öylece duruyordu. Dikkatimi çekmemiş olması ilginçti, ona doğru yaklaştım. Şapkası ve pardesüsü onu gizemli bir adamdan çok belirsiz, görünmez ve korkunç biri gibi hissettiriyordu bana. Hikayesini sessizce anlattı, daha ben sormadan. Esasında çok da farklı değildi, hissettirdiği tek farklılık çok tepkisiz çok donuk ve çok durgun olmasıydı. İsmi Mersault'müş. Cezayir asıllı bir Fransız.

"Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu. İyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. Kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım. " dediği an birbirimize çok da yabancı olmadığımızı hissettim.

Kızılderili kız yavaş yavaş bize bakmaya başlamıştı. Sanırım, kız koltuğumun altında sıkıştırdıklarım ve elimde büyülenmişçesine baktığım kitabı artık ne zaman alacağımı merak etmekten çok, parayı ödemediğim için içinde büyüyen o sıkıntıyı atıp kendini okuduğu kitaba
yeniden konsantre olmak için kışkırtıcı bakışlar atıyordu bize.Annesini kaybetmiş olan Mersault'ün, hiçbir şey umrunda olmadığı gibi bu da umrunda değildi.

-Bence buradan çıkmalıyız artık, dedim.

Kızılderili kıza parayı verdim, torbaya tıktığı kitaplarımı alıp çıktım. Mersault peşimdeydi, rahatsız değildim. Bu tipiyle İstiklal'de çok ilgi çekmemesi de normaldi.Etraftaki onca ilginç tipten sonra Mersault normal bile sayılabilirdi. Bir sigara yaktım, o da yaktı. Hiç konuşmadan yürüyorduk. Tamam, ben birazdan dolmuşa binip evime gidecektim de bu herif ne yapacaktı merak ettim, fazla meraklı biri olmamama rağmen.

Bir his geldi, anlamsız boş bir soru. Durdum yol ayrımında sordum,

-Hayat umrunda değil di mi?
-Bence bir.

Sigaramın son nefesini çektim ve attım saniyeler sonra izmarit olacak olan filtreyi.

O'na doğru kafamı çevirdiğimde kaybolmuştu.Birden.Absürd.

Eve vardım, yorgunluktan uyuyakalmışım. Rüyamda gördüm Mersault'ü. Tepkisiz bir biçimde oturuyordu. Sahilde, yanında kitapçıdaki Kızılderili kız, birazcık kilolu hali, balık etli. Mersault'ün
sessizliğine tepkili.Deniz kokusu.

Sabah uyandım. Bir önceki gün satın aldığım kitaplardan birini alelacele çantama attım. Günün yaklaşık dört saatini yolda geçirdiğim için, bitirebileceğim incelikte bir kitaptı yanıma aldığım. İsmine dikkat etmedim.

Otobüste çantadan çıkardığımda karşımda Mersault'ü gördüm. Kitabın kapağında o bej rengi şapkası ve karanlık yüzüyle öylece duruyordu.Gülümsedim.Biliyordum.

Albert Camus'nün yarattığı bu adam, "Yabancı", tüm bu hayata karşı, yaşadıklarına, her zaman yapmak isteyip de beceremediğim soğuk kanlı duruşu ve tepkisizliğiyle, saçma felsefesini ruhunun dibine kadar yaşıyordu bence. Camus de o kadar iyi bir anlatıcıydı ki, karakteriyle okuyucuyu karşılıklı bu dostane ilişkiye sokabiliyordu.

Herkesin ilgisini çekmeyebilir bu adam. Bazılarını korkutabilir,
bazılarını sıkabilir, bazılarını düşündürebilir. Ama tanıştığımız gün
kurduğu kısacık cümleler bile çok fazla düşünmemi sağladı.

Aradan birkaç yıl geçti.Büyüdükçe Mersault'ü daha iyi sindiriyor
insan. Hayata onun tavrını dahil edebiliyor yavaş yavaş.

Bence bir.
Evet işte aynen öyle.

0 yorum:

Yorum Gönderme