21 Mayıs 2010 Cuma

Meşruiyet vs. Kanunlar


Adalet, kanunlarla çerçevesi çizilmiş bir kavram mıdır? Yoksa toplum vicdanındaki meşruluk hissi midir? Tabi ki, yüz yıllardır tartışılan bu konuyu uzmanlık alanı bu olmayan ben, açıklamaya veya üzerinde fikir yürütmeye çalışmayacağım zira bu sorunun cevaplarından bazılarının, insanları götürdüğü noktaların birleşiminden, ne yazık ki çocuk kitaplarındaki gibi kedi veya fil değil de, felaketler çıkıyor. Elbette adalet, sadece resmi yazılı yasalarla sınırlandırılabilecek bir mefhum değildir, aynı anda toplumdaki meşruluk aksı ile bir bütündür. O zaman bu soruda ki insanları tırnak içerisinde italikle yazılabilecek olan, suça, yönelten nedir?
Bu soruyu, evinde sakince oturan akil birine sorarsak muhakkak: “ikisi de önemlidir. Kanunların amacı toplum vicdanındaki meşruluğa ulaşmaktır” benzeri sözler söyleyecektir. Bir hakimin veya avukatın ise: “kanunlar her zaman meşrudur. Adalet kanunlarla sağlanır.” demesi kuvvetle muhtemeldir. Sorunun,  asıl ‘sorun’ olmaya başladığı an, bu soruyu tavuğuna kışt denmiş, çok sevdiği özel isme bile sahip olan arabası çizilmiş, küçük çocuğu, büyük çocuklarca dövülmüş, kızı bir pedofilin malum fiillerine maruz kalmış veya üç kuruş için annesi öldürülmüş birine sorulduğu andır. Kendi adaletini kendi dağıtma fikri, kısasa kısas mantığı, modern çağdaki en büyük düşünsel sorundur belki. Kendisine yapılan ve haksızlık olduğunu düşünen, canı yanmış biri için kısasa kısas, gayet mantıklı bir çözümdür. Kanunlar onun gözünde hep yetersizdir. Yaptığı ise oldukça meşru görünür gözüne.
Durumu dramatikleştirip duygusallığı ön plana, mantığı alt belleğe atmamak için; büyük bir dramı değil de, daha ufak gibi gözüken bir örneği incelemek lazım. Bunun için kullanacağım mafsal, 2007 yapımı Gürültü (the noise) filmi olucak. Kısaca film; yaşadığı kenti çok seven, evli ve çocuklu olan standart bir adamın, şehrin gürültüsüne daha fazla dayanamayıp, gürültü üreten her şeyi yok etmeye başlamasını anlatıyor. Karakter, her çalıpta susturulmayan alarmı, polisin müdahalesini yetersiz ve etkisiz kabul edip, arabaların camlarını kırıp, imha ederek susturmaya başlıyor ve bu eylemler arkadaşları ve ailesi ile arasını açmış olsa da, kentte bir sürü takipçisi, taklitçisi ve hayranı olmasını sağlıyor. Şimdi; bu adamın yaptığı ne kadar adil olarak kabül edilebilir? Veya meşru mudur? Hangi taraftan bakınca meşrudur? Sesten rahatsız olan, o sesler yüzünden çıldıracak konuma gelen ve tek yaptığı kendisini rahatsız eden o sesleri cebren ve hile ile yok etmek olan adamın yaptığı meşru mudur? Veya her şeyden habersiz, bir fast food lokantasından yemeğini alırken, şehrin doğal gürültüsünden dolayı alarmı duyamamış, yemeğiyle birlikte döndüğünde, arabasının ön kelebek camını kırılmış, alarmını sökülmüş olarak bulan adamın düştüğü durum adil midir?
            Bazen yasaların yetersiz kaldığını düşündüğüm zamanlar olur. Bir kısmında da haklı olduğumu iddia da etmişimdir. Adaletini kendi dağıtma, hayatının tanrısının kendisi olduğunu düşünme, hem savcı, hem hakim, hem de cellat olma fikri, kulağa hoş gelmiyor değil. Ki ben bu düşünceyi aklımdan geçirdiğim an, her an bir kan davasını sürdürebileceğimi fark ettim. Doğru ya, birisi benim tavuğuma kışt derse, ben de onun tavuğunu kesebilirim. Kanunlar benden daha mı iyi adaleti sağlıyacaklar?


0 yorum:

Yorum Gönderme