30 Nisan 2011 Cumartesi

düzlükte yapılır meydan savaşları


-bir komutanın fikrinden:
bin can var önümde, kıymamızı bekleyen.
bin can var arkamda kıyım için bilenen.
Adettir düzlükte yapılır meydan savaşları. Ovanın bir ucundan diğeri gözükecek ki; önce gözlerimiz savaşsın. gözümüz doysun savaşa.
Binlerce nefer var bu meydanda, can almayı bekleyen ve binlerce kadın var hanelerinde anne ya da yar, naaş yolu bekleyen.
Binlerce nefer, ayaklarını sürmekte yere, hızlanmak için. Geri sayım başladı koşuyoruz vahşi atlar gibi birbirimize. Ne dediğimizin bir önemi yok belki de, bağırıyoruz sadece; korkutmak bahanesiyle, korkumuzu gizlemek için.
Ben de bu dünyaya geldim geleli
Ölmezsem, öldürmezsem
Kim benim farkıma varır?
               -Turgut Uyar
Ve buluşma anı geldi çattı. Binlerce kızgın adam, müsatakbel taşeron Azrailleri ile kucaklaşıyorlar orta yerde. Buluşmaları alevli oluyor. Harlı ateşteki demirler gibi kızarıyor askerler. Kan lekesi çıkmazmış deriden, öyle diyor bilge caniler. Yıkamak nafile. Kızgın adamlar hep kırmızı kalacaklar gönüllerde.
Binlerce kırmızı adam var bu meydanda ölü ya da diri.
Ve ben! yani, bunca kırmızılığın içinde en koyu renklisine sahip, en fazla ateşi söndüren muzaffer komutan, kavuşma bitip ayrılma başlarken gururluyum haklı faaliyetlerimden.
-Ama keşke dünya bu kadar kırmızı olmasa.

29 Nisan 2011 Cuma

Hoş geliş..

   Yürüyordu gecenin ıssız ve ürkütücü karanlığında. Bir tek sokak lambalarının turuncu, loş ışıkları vuruyordu sokakların kaldırımlarına. Bu birazcık olsun içine umut serpiyordu korkularının.
   Onun korktuğu şey karanlık, ıssızlık ya da yalnızlık değildi; mutsuzluktu.
   Sakin sakin yürürken, bundan yaklaşık bir yıl önce kurduğu hayaller ve gördüğü düşler geldi aklına. Nasıl bir anda bu kadar değişebilmişti hayatı? Nasıl bu kadar kararmıştı düşleri? Artık güzel hayaller kuramıyordu; Yalnızca korku filmi tadında düşler görüyodu geceleri ve psikolojik gerilim tadında senaryolar geçiyordu kafasından.
   Göğe baktı, kafasını yukarıya kaldırıp, ‘Belki yıldızları görebilirsem, hayal kurabilirim’ diye.. Yıldızlar parlıyordu, çoktular. Bu şehirde ilk kez! Umut doğdu karanlık kalbine. Kalbi çarpmaya başladı yeniden, hızlı hızlı. Denemeye çalıştı; başı döndü. Sokak lambasının direğine tutundu sıkıca, küçük elleriyle. Annesi ona ‘Küçük ellim’ derdi; iyi oldukları zamanlarda.. Omzuna çapraz astığı kahverengi deri çantasından bir sigara çıkardı. Eli titriyordu, bacakları da.. Yakamadı sigarasını. ‘Soluklanmalıyım’ dedi, sessiz sokakta kendi kendine. Kaldırımın kenarına oturup yaktı sigarasını. Yıldızlara bakarak derin derin çekti içine dumanı. Aklından hiçbir şey geçirmemeye çalıştı. Yalnızca yıldızların nasıl bu denli güzel ve yakın göründüklerini merak edip, sorgulamaya başladı yıldızları. Bu şehirde yıldızlar hiç görünmezdi çünkü...

28 Nisan 2011 Perşembe

kaçmak


   dallar… ah keşke bu kadar kaplamasaydınız yerleri ve bu kadar çok tuzak kurmasaydınız ormanda bana.
   işin kötüsü koşarken yerdeki hiç bir dalı da es geçmiyorum, hepsine takılıp düşüyorum tek tek, hatırları kalmasın, arkamdan ağlamasınlar diye.
   bir yağmur eksikti. o da başladı tam oldu. yağmur damlaları önce bana çarpıyor ıslanıyorum. sonra toprağa düşüyor çamur oluyor. sonra da ben yere düşüp çamura çarpıyorum, layığımı buluyorum.
   bir avuç çamurdan fazlasını hak etmez hiç bir kaçak.
Seni kral sansınlar ve sen de hisset bunu
Hisset ki iliklenmesin göğsüne
Köşeye kıstırılmış bir kaçağın korkusu.
  -İbrahim Tenekeci
   kaçıyorum işte ne önemi var kim olduğumun? kim olacağımın? nereden gelip? nereye kaçtığımın? ve en önemlisi neyden kaçtığımın? ne önemi var? sonuç değil mi önemli olan? korktuğum için kaçıyorum ve kaçtığım için daha çok korkuyorum.
   korkudan kırbaç yapmış dövüyor sırtımı, işkenceci köle tüccarım. acımasız bir piç. yağlı kolları yorulmak bilmeyen, gamsız bir şerefsiz. vuruyor da vuruyor. yeteri kadar acım yokmuş gibi. sanki yeteri kadar sırtıma yük binmemiş gibi, bir de kırbaçla terbiye ediyor, kambura yatan sırtımı.
   kaçmak bir yontma biçimi. yontuldukça ısınır ve azalır insan. bitene kadar da yontulur söz dinlemeyen her taş ve nush ile uslanmaz hiç bir taş. ille de hakkıdır kötek.
   vur köteği, indir gürzü, patlat şamarı sırtıma sen yağlı piç, vücudu çamurlu, içi çamur piç. vur sırtıma. hakkımdır kötek.

26 Nisan 2011 Salı

5 çocuk, yüzü boyalı


           görkemli bir katliamın ortasında, bir kaç ölü askerin veya askerlerden geri kalan kolun bacağın altında kalmış, ufak bir çocuk bedeni. kolları kaldıramıyor bu yükü, kalkmıyor yüzü yerden.insanlıkta onunla beraber gömdü yüzünü yere. kaldıranı öldürüyorlar.
          yüz üstü yatan beyaz bir çocuk, yüzü çamurdan siyah olmuş beyaz bir çocuk, şınav pozisyonunda kalkmaya çalışıyor, ölü bedenlerin altından.
          birinci deneme, hafif bir hareketlenme. ikincisi ufak bir hareketlenme. üçüncü ufacık bir kıpırtı. dördüncü hiç olmadı, beşinci fikrinde bile doğmadı. azalarak bitti yüzü siyah çamurlu beyaz çocuğun, fosforlu takati.
Çekip mavzerler çıkardılar oyluk etlerinden
Durdular ite çakala karşı yarin kapısında
   -Cahit Zarifoğlu
         4 çocuk göründü düşünce mahsulü, kurşun geçirmez. işlemiyor salyalı çakaların kurşunları. barut kokusu bile almıyor burunları.
         4 çocuk göründü uzakta, belki de yakında. 4 siyah çocuk, yüzü beyaz boyalı 4 siyah çocuk kaldırdı kanlı bedenleri, kırmızıya hiç bulaşmadan. güç oldular, kuvvet oldular, metanet, takat oldular, takati bitmiş sıfatı namühime.
        5 çocuk oldular, 5 renkten bağımsız çocuk. hem-rah oldular, hem-dem oldular, hem-renk oldular. 5 çocuk yar oldular birbirlerine.
       -barutsuz mavzer oldular, renkperverlere.

2 Nisan 2011 Cumartesi

Gabbeh / Mohsen Makhmalbaf (1996)


Sevda alıp başını gitmek ister ve tamamlanmak. Geride bıraktıklarına dönüp bakmak istemez, gördüğü sadece görebildiğidir, peşinde olduğu/peşinden gelen… ve öyküler gizlidir insanın yüreğinde, gözlerinde, kelimelerinde, yüreğinden sızan her şeyde: resimde, şiirde, öyküde, nakışta, kilimde… Eğer gözleriniz anlamı yakalamakta mahirse, gördüğünüz sadece şey/nesne değildir. Aşar onu muhayyileniz ve o şey’de gizlenen yüreği renk renk görürsünüz/izlersiniz. Doğu’da aşklar hep bilinmezliğe gebedir, çoğunlukla da ayrılıkla hem-demdir. Doğu’da aşk, bu yüzden, söylencelerle vücut bulur. İlmek ilmek yüreklerde dokunur, renk renk yüreklere dokunur. Mavi kavuşma, sarı mutluluk, yeşil bereket, kara ölüm, hüzün, ayrılık… olur ama bir şekilde dile gelir, bir şekilde.
Mohsen Makhmalbaf’ın yönetmenliğini yaptığı 1996 yılı İran yapımı bir film, Gabbeh.
Bir kilimin(gabbeh) kişileşerek(Gabbeh Hanım) yaşadığı aşkı anlatması üzerine kuruludur. Olayları yaşayan kişinin yıllar sonraki haliyle bir arada, geçmişine -o an izliyor gibi- bakması ve olayları anlatması filmdeki ilginç buluşlardan biridir. Aynı anda hem yaşanan hem de izlenen bir hikâyedir/masaldır izlediğimiz. Yine, sadece anlatıcı kişinin değil, nesnelerin de hikâyeler arasında geçişler yapması, yaşlı adamın -hiçbir karede yüzünün gösterilmediği/uzak tutulduğu- gençlik halini dillendirmesi, tabiata ait her katmanın hikâyenin tamamlayıcı unsurlarından biri olması, göçebe kültür’ün ‘aşk’ tem’inde belirli bir ritimde anlatılırken; keçiden yüne, yünden ipliğe, iplikten tezgâha, tezgâhtan bütüne kavuşana kadar bir kilimin kendi öyküsünün de anlatılması ile farklı hikâyelerin iç içe girdiği bir bütündür bu film.
Yerel kültür ve gelenek yalın bir dille verilirken, kullanılan sembolik dilin anlatımı zenginleştirdiği görülür. Özellikle kadına dair haller, doğum ve ölüm sembollerin arkasından ya da insan dışı canlılarla izleyiciye sunulmuştur. Bir kadının bedeni kadar, bir çocuğun ölümü de saklanan unsurlardandır bu filmde. Gerçekliğin kırıldığı çoğu yerde, çizgi filmlerde karşılaşılan kimi sahneler karşımıza çıkar(Özellikle tablo gibi sunulan yeşillik, gökyüzü, su’dan bir elin renkleri… aldığı sahneler). Kamerayı dondurmak, boyutta oyunlar oynamak, doğal, yalın akışın yerini kimi yerlerde metaforik hatta kimi yerlerde yapay anlatıma bırakmak… filmdeki dikkat çeken hatta yadırganan yönler.
Rengarenk bir film Gobbah. Makhmalbaf’ın sinemaya dair renk tercihinin de göstergesi. Yalın gibi duran ama farklı anlatım tarzlarını bir araya getiren ve bunu yaparken, geleneği yeni tekniklerle harmanlamaktan çekinmeyen bir yönetmen Makhmalbaf.
İranlı yönetmenler cidden çok cesurlar. Deneysel denilebilecek teknikleri uygulamaktan çekinmiyorlar. Makhmalbaf’ın Gabbeh’i, bunun göstergesi. Şiirler söylenirken, sözlü edebi kültür yansıtılırken, birden gökyüzüne uzanan bir el size bir şeyleri işaret ederek anlattığı hikâyenin gerçekliğini kırabilir; doğallığı yapay bir unsur takip edebilir; sizi hikâyeden koparıp anlatıcı kişinin bugününe döndürebilir; geçmişte söylenen diyalogu bugün söyletebilir; yalın ve doğal anlatım yapayla yer değiştirebilir; bir sembol, gerçekliğin yerini alabilir; hikâyenin ilerlemesi için sizi ve kahramanını, başka bir kahramanın su doldurmasını beklemek zorunda bırakabilir… Eleştirileri göğüslemek anlamına geliyor bu tarz, başarısız bulunmayı göze almak, klasik sinema dilinin dışına çıkmak. Kaç yönetmen buna cesaret edebilir ki?
Bu filmi beğenir misiniz, fazla değil, eğer istediğiniz, izlediğiniz/alışık olduğunuz tarzda bir şeyler izlemekse. Harika bir film değil, hatta yadırgayacağınız tekniklerle dolu, ama geleneğin, kültürün, aşkın, bunlara dair kodların farklı bir anlatım tarzında karşınıza çıkması sizi şaşırtsa da, sinemanın farklı anlatım dillerini/tekniklerini görmek ve tabiata dair nefis görüntüleri kaçırmak istemiyorsanız, bu filmi izlemelisiniz.