4 Temmuz 2012 Çarşamba

Kırkıncı Kapı'da Haziran ayı şiir günleri bitti.


işte hasılatı:



1. gün - Ali Berkay yazdı: Islık
http://www.kirkincikapi.com/is-lik/

2. gün - Murat Özel yazdı: Tahfif
http://www.kirkincikapi.com/tahfif/

3. gün - Melih Tuğtağ yazdı: Sin-Kaftanlı Karşılama
http://www.kirkincikapi.com/sinkaftanlikarsilama/

4. gün - Seher A. Kutluksaman yazdı: Helva Ekmek Var
http://www.kirkincikapi.com/helva-ekmek-var/
iyi okumalar...

25 Mayıs 2012 Cuma

Kırkıncı Kapı Şiir Günleri Bitti. İşte Hasılatı


1. gün: Ali Berkay Bircan yazdı - Enkaz Devralma Şenlikleri
2. gün: Melih Tuğtağ yazdı - Yabancı Bir Dildir Sadece
3. gün: Murat Özel yazdı - Bildiri
4. gün: Bilal Habeş Evran yazdı - Benim Jeriko’m
5. Gün: Suzan Nur Başarslan yazdı - Yağmur

26 Ekim 2011 Çarşamba

yeni bir soluk: KirkinciKapi.com


http://www.kirkincikapi.com/

Kırkıncı Kapı, kurucu kadrosu bu blog'ta hareketlenen ve birbirinden değerli 11 yazarı bir araya getiren bir sanat sitesidir.

KırkıncıKapı.com’un derdi ne?
Kırkıncı Kapı bir kültür-sanat sitesi olma amacı ile yola çıkmış bulunuyor. Bu yolda, edebiyatın ve sanatın her alanına dokunup, ustalıkla yolumuza devam etme gayreti içerisinde olacağız
Sanat adına bir şeyler ortaya koymaya çalışan kişiler olarak bizler, talime önce edep ile başlayıp piştikten sonra edebiyatın kaidelerini öğrenme çabasına düştük. Edebi eserler ortaya koymak için bildiğimiz en incelikli yol bu idi. Edep’ten edebiyata başlayan yolculuğumuza “Kırkıncı Kapı” adı altında devam etmeyi ve gün geçtikçe çoğalmayı arzu ediyoruz.
Yolumuz Kırkıncı Kapı’ya değin.
Inventas vitam iuvat excoluisse per artes. Ab imo pectore.*
(*)Bırakın sanat ve bilimle hayatı güzelleştirelim. Kalbin derinliklerinden, dürüstlükle.

Yazar Kadrosu: 
Melih Tuğtağ
Bilal Habeş Evran
Meral Yarıcı
Suzan Nur Başarslan
Aysun Ellidokuzoğlu
Murat Özel
Ali Berkay Bircan
Nagihan Şahin
Yücel Öztürk
Suat Demren
Uğur Güçarslan 

23 Eylül 2011 Cuma

Dönme Dolapların ve Atlı Karıncaların Öğrencileri

                                                  Renkli bir dönme dolap ve gökyüzü

  Dönme dolaplar; renkler; en kaçak, en masum ve en yasaklı yıllar; salıncaklar...Tahterevallilerde öğrendik biz arşimet kanunlarını ilk olarak. Atlı karıncalar baş öğretmenimiz oldu, başlı başına hayatı öğrettiler bize. Başımızın döndüğü yerde atlı karınca düzeneği pat diye durdu. Bazen başımız zamansız döndü; bu kez düzenek durmadı ve şiddetli bir bulantıyı ve en sevdiğimiz tarafından hayal kırıklığına uğramanın acısını yaşadık ilk kez. Dondurmalarla anladık hayata bazen mola vermenin gerekliliğini. Yine dondurmalar öğretti bize; bazı ambalajlar ne kadar büyük ve cafcaflı görünseler de içindekinin de bir o kadar boş olduğunu. Bazen de küçük ambalajların içinden kocaman bir çikolata cenneti çıktı karşımıza.
   Salıncakla kavradık yerçekimi kanununu ve çekim kuvvetini, tam anlamasak da. Ne kadar yükseğe çıkarsak çıkalım, salıncakla birlikte tekrar yere dönüşümüzü gördük; salıncağa ilk bindiğimiz zamanki yerimize geri döndük her sallanışımızda.
   Çocuktuk gülümsemenin ne kadar güçlü olduğunu öğrendiğimizde. Biz gülümsediğimiz zaman, koca dünya bir an için durup başını bize çevirdi hep. Biz de onu oyuna getirmeyi öğrendik bunu anladığımız zaman. Biz ne zaman gülümsersek, dünya bütün işini gücünü bırakıp her seferinde bize dönerdi.

25 Ağustos 2011 Perşembe

KELİMELER ÇIPLAK




Çıplak.

Çıplaklık utandırır.

Teniniz, yaralarınız, izleriniz, belki var olan doğum lekeleriniz, göstermek istemedikleriniz çıkar ortaya.

Ya sonra?

Organ dizilişleriniz farklı olabilir lakin bu çıplaklğınız ile belli etmez kendini. Çift yerine tek böbreğiniz, sol yerine sağa yakın, içi boş, içi dolu, içi taş kalbiniz olabilir. Bunu siz dile getirmediğiniz sürece kimse bilemez.

Bu sebeple dile getirip; yazdıklarımız okuyanlar karşısında çırılçıplak bırakır bizi. Çünkü tam da anlatmak istediğinizi yazarsınız. Konuşurken olduğu gibi gevelemez, kafa karıştırmaz, sağ gösterip sol vurmazsınız kolay kolay. Ne ise odur.

Açık, yalın, çıplak.

Kat kat giyilen kıyafetlerden daha çıplak bırakır kelimeler. Gözün içine bakıp kavramaya çalışılanlardan daha anlamlıdır yazılan cümleler.

Şimdi kelimeleri giyme zamanı.

5 Ağustos 2011 Cuma

merhaba kabak çekirdekleri ve kendini kabak çekirdeği hissedenler. bu sizin hikayeniz

hayatınızdaki buruşma ve uyuşma hislerinden kurtulmaya hazır mısınız? sadece çekirdek olarak anılmak sizin de hakkınız değil mi? kabak yan sanayisi olmak artık eskide mi kaldı diyorsunuz?

bütün sorulara evet yanıtını verdiyseniz şayet sizi bu tarafa alalım. neniz var kuzum? nasıl böyle sorunlarınızı benim çözebileceğimi düşünürsünüz? bunlar, tamamen sizin aidiyetlerinizle, fıtratınızla, fiziki şartlarınızla ve kabul etmeseniz dahi tercihlerinizle alakalı sorunlar. bunlarla ilgili yetkili ve etkin mercii ben değilim. şimdi alt kata inip Ergin beye danışın.
Yüzünün niyeti bir aşk çiçeği
Bir kalkışma yüreğindeki çiçek
  -Ergin Günçe
evet ben de sizi bekliyordum kabak çekirdekleri. zaten şu üst katta ki beceriksizin çözemedikleri yüzünden her kabak benim başımda patlıyor. ah pardon. lütfen siz üzerinize alınmayın. ne diyorduk özlük özelliklerinizden şikayetiniz vardı galiba değil mi? bir bakalım neler yapabileceğimize. fıtratsal konulara dünyevi şartlarda çaremiz yok. bir kere onu unutun. sonra başıma gelip vay efendim ben niye değişmedim, vay efendim sen ne beceriksiz bir adamsın falan demeyin. e mi benim güzel kabak çekirdeği kardeşlerim? hayatınızdaki buruşukluk ve uyuşukluk hislerine bir çözüm bulabilirim, hatta yetmez bir taşla da iki kuş vururum, kabak çekirdeği yan sanayi hissinizden yani toplum dayatmalarından da kurtarabilirim sizi. ohhh mis. şimdi gelelim atacağımız taşa: gidip bir ayçiçek çekirdeği bulmakla işe başlayın, ona içinizi açın, çekirdeğinizin özünü, tuzsuz yerlerini, yani yüreğinizi açın ona -bir kabak çekirdeğinin kalbi orasıdır heralde di mi?- neyse konumuza dönelim. ne diyorduk? heh ayçiçek çekirdeği. ayçiçek çekirdeğiyle ortak noktanız çekirdek sahibi olmaktır, aşk gibi bir duygu sizi metal yüklerden, iç hesaplaşmalardan, fesat gözlerden ve tutuk kabuklardan kurtarıp, size çekirdekliğinizi geri verebilir. bu da sizi özgürleştirecektir. ha bir de bu hissi yoğunluk ve önüne set koymadan salt içini gösterme hali; hayatınızı da güzelleştirip buruşukluk ve uyuşukluk hislerini de sonlandıracaktır. bu kârı da koyduk cebe, etti mi size iki kuş?
haydi hayırlı çitlemeler.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Putör İbrahim’in Alamadığı Subliminal Mesajların Hikayesidir


“Sfenks!” diye ünledi bir anda “seni adi kum yığını karı, ne de güzel otuyorsun öyle” kafasını öne eğerek devam etti lafına “ah keşke Mısırlılar da değerini bilseydi senin, civarında çikolata, ciklet çöpleri hiç yakışıyor mu sana?”. benim odaya girdiğimi fark etmediğini anlayınca, içimdeki piç veleti durduramadım. arkasından sinsi bir mağaza tezgahtarı gibi yaklaşıp “kırılsın putlar, oynasın Sfenks!” diye haykırdım kulağına. vay arkadaş nasıl bir insan hiç görmediği bir yapıya aşık olabilir ki. gerçi hakkını da yemeyeyim, ansiklopediler ve hazreti google ile koordineli çalışması sayesinde, her köşesini biliyor olabilirdi Sfenks Heykelinin. her ansiklopedinin ilgili harf ve sayfasında dolaşmış, google images’de kötü çözünürlüklü dahi olsa her resmine bakmış, google earth’deki yuvarlak dünya üzerinde (dünya’nın yuvarlak olduğunu oradan öğrendi muhterem) iki mouse darbesine, eliyle koymuş gibi bulabiliyordu Sfenks’ini, tek taş pırlantasını. cidden aşıktı ona. yanına bir varsa ah bir varsa taşını toprağını öpecekti.

muhterem dostum, ev arkadaşım, çatalkaram, çingenem simgeselleştirmeleri ve putsallaştırmaları iyi bilirdi, becerikliydi bu konuda. sadık bir putördü hatta. bu işe sanatçıların “fun clup” üyesi olarak başlamıştı, sonraları değişik futbol takımlarına fanatik taraftarlık yaptı. zaman ilerleyip üniversiteyi kazanınca daha ‘entel’ putlar yarattı kendine. mesela bir dönem ideolojilere taktı kafayı Che Guevera t-shirt’ü, şapkası, şortu, pantolonu, çantası, posteri ve bilimum ıvır zıvırıyla doluydu envanteri. Che’nin kemikleri sızlıyordur şimdi.

rüzgar nereye esse oraya dönen yapısı gereği bir dönem islama da yöneldi. hatta bir ara birlikte Cuma namazına bile gittik. çıkışta içimdeki piç velet yine dürttü beni ve haddim olmayarak bir sınava tabi tuttum dostumu. “ya hu” dedim “İslamın rengi ne renk?” garibim gururla yanıtladı, cevabından emin ya: “yeşiiil”. Allah affetsin o an tutamadım kendimi yapıştırdım ensesine şaplağı “nah yeşil!” dedim “islamın rengimi olur ulan!”. baktım ki bozuluyor işi şakaya vurdum “kırılsın putlar, görünsün altın varaklar.”

benim muhterem dostumun geleceğini görmüş olacak ki, pamuk validesi adını İbrahim koymuş. belki Asaf Halet Çelebi’yi rüyasında görmüştür. kim bilir, belki de annesi Asaf Halet’e “sen söylersen dinler bu çocuk. bir şiir yaz ve benim İbrahim’im de dinlesin” demiştir. “vur patlasın, put kırılsın” demiştir içinden de.

kapitalist simgelere, marka değerlerine ve uhrevi putlara seslenmiş Asaf Halet, amma velakin kapı duvar. bari annenin subliminal mesajını dinleseydin be İbrahim. sonun böyle mi olacaktı.
Hay bin Sfenks!

İBRAHİM

ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

 Asaf Halet ÇELEBİ

10 Haziran 2011 Cuma

Kim Ki (Bu) Duk ?

gafsa-natacha atlas

Kim Ki Duk Güney Koreli bir yönetmen olup, Dünya Festivalleri’nin filmlerini dört gözle beklediği, hayata farklı açılardan bakmayı başarabilmiş ender gözlerdendir. İşin ilginç yani hiç sinema eğitimi almamış ve başka bir yönetmenin yanında çırak olarak çalışmamıştır. Yoksa gerçekten; eğitim adı altında dayatılanlar üretkenliğimizi baltalamakta mı, Kim Ki Duk’tan sonra tekrar üzerinde düşünülmesi gereken bir soru olarak karşımıza çıkmakta.

Eğer hâlâ Kim Ki Duk ile tanışmadıysanız, sizi onun filmleri ile tanıştırma şerefine ermek isterim.

Durun bir dakika, filmi başa saralım. Benim onun filmleri ve belki de ilk izlenmesi gereken ile tanışmama gelelim. İlk olarak başka bir filmini izlemiş olsaydım, diğer filmlerine önyargı ile yaklaşabilirdim ama doğru filmi; doğru zamanda karşıma çıktığı için şanslıyım.

Bir yurt odasında; yatağın üstüne sığabilecek maksimum sayıda kızın sıralanıp, masa üstüne yerleştirilen diz üstü bilgisayarında yarı konsantre bir şekilde film izlemesini hayal edin. İşte bu yarım yamalak koşullarda bile izlemek çarpabiliyorsa insanı; sessiz, karanlık, kocaman bir sinema perdesinde izlemek nasıl etkileyecekti kim bilir…

Bazı filmler vardır hani yeniden izledikçe sıkmayan, farklı farklı anları yakalamanıza sebep olan, işte Boş Ev ( Bin-jip ya da 3-iron) onlardan biri. Çok az diyalogla çok şey anlatmayı başarabilmiş yönetmen filmde. Öyle ki,şu benzetmeyi yapsam abartmış olmam; meşhur bir müzisyenin doğru zamanlarda, doğru notalara dokunup ruhunuzu okşayan besteyi çalması gibi; yönetmen de sessizliğin bolca hakim olduğu sahnelerde duygularınıza, en doğru yerinden dokunabilmiş.

Kim Ki Duk filmlerinin özelliği popüler kültür filmleri gibi hızla tüketilecek yapıda üretilmiş olmamasıdır. Filmlerini izledikten sonra ; düşünmek, arkadaşların aynı sahneden ne anladıklarını , ne anlatılmak istenmiş olabileceğini tartışmak gerekebilir. Zira her izlediğinizde farklı şeyler anlamış olmanız, sizden kaynaklanmaz. Bu yönetmenin izleyiciyi vurma taktiğidir.

Filmin konusuna değinip , konunun ne olduğunun bilinerek filmin izlenmesinden yana değilim. Filmi izleyip, kendi konunuzu belirlemenizden yanayım. Ana taslak tabi ki; aynı olacaktır fakat, onu farklı kılacak size hissettirdikleridir. Bir apartmandaki dairelerin planları aynı olmasına rağmen, onları farklı kılan içlerine yerleştirdiğimiz detaylar, ardından da hissettirdikleri değil midir zaten. Filmin detayları her birimizin kafasında ayrı ayrı şekillendiğinde; Kim Ki Duk işini tam not yapabilmiş olacaktır.

Filmin çok meşhur müziği de gözden kaçmamalı. Kim bilir belki de; sadece müzik ilginizi çeker ve izlemek istersiniz.

Sevdiğim şeyleri hemen tüketebilme özelliğine sahip değilim. Kim Ki Duk filmleri de bunlardan. İzlediğim kadar izlemediğim filmi var. Doğru zamanda, doğru mekanda karşılaşmak istiyorum onlarla. Bir gün gelecek Kim Ki Duk filmlerinden oluşan bir koleksiyon ile kapımı çalacak biri. Kim bilir belki o gün, tüm filmleri izlemek için uygun gün olacak.

Ayrıca filmin afişinde de yazdığı gibi; ‘Hepimiz, kilitlerimizi açacak kişiyi bekleyen birer boş ev’ değil miyiz zaten...

9 Haziran 2011 Perşembe

I Saw the Devil, Akmareul boatda /Jee-Woon Kim (2010)



Chan Wook Park'ın Cut'ı ve David Fincher'in Seven'i birleşmiş ve bol kan sosuna bulanmış bir hard film karşımıza çıkmış.
Bu filmi izlerken aklıma, intikam isteyen iki kişilik mezar hazırlasın sözü geldi. Kimi sahneler izlenemeyecek kadar ağırdı. Oldboy tipinde bir film bekliyordum ama bu film tamamen canavarlaşmış ruhlar üzerine. Her insanın canavarlaşabileceğini, intikam-adalet çizgisinin ne kadar silik bir düzlemde olduğunu gösteren bir film.
Havada uçuşan bedenler, her sahnede fışkıran kanlar, insanlığa dair tek karenin olmadığı bu filmde, özellikle filmin yarısından sonra hızlanan temposuna ve sizi merakta bırakmasına rağmen, durup düşündüğünüzde size hiçbir şey kazandırmıyor. Son sahne bile istenilen etkiyi yaratmıyor.
Acıyı, korkuyu, insanlığı bilmeyen bir adama onun gibi olarak hangi dersi verebilirsiniz?! Cezayı ailesine kesmek size yapılanın aynısını onlara yapmak demek değil mi? İnsan hangi noktadan sonra intikamı yeterli bulur? Yaptıkları vicdanını rahatlatabilir mi? Doğru nedir?
Kötülüğün illa da bir felsefeye sahip olması beklenmez ama kötülüğü anlattığınızda bunu bir temele dayandırmalıdır insan. Kötülüğün doğasını anlatıyorsanız, keyif almak, intikam... bu kadar bedenin ve kanın ardında bir de söyleyecek sözünüz olmalıdır. Bu film, canavar ruhları anlatıyor evet ama en önemli eksiği kötülüğün doğasına yönelik hiçbir tahlilde bulunmamış olması.
Çok gerçekçi kareler filmin başarılı yönleri. Özellikle Min-sik Choi'nin performansı harika. Ancak şunu söylemeliyim, eğer bu tarz filmleri izleyebiliyorsanız başına oturun.
Yine diğer başarılı yönü filmin, kamera çekimleriydi. Başlangıçta, bir an Kayıp Otoban tarzında bir filme giriş yaptığımı düşündüm. Ciddi anlamda birçok sahnede kamera çekimi çok başarılıydı. İçerden dışarı bakan kamera, dönen kamera, geniş açı çekimler, uzaktan yakına çekimler...
Jee-Woon Kim, eğer, filmi daha felsefi ya da tematik bir çerçeveye otursaydı -Oldboy gibi-; Şeytanı Gördüm, çok daha nefis, kült bir film olmaya aday olurdu.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Sarhoş Atlar Zamanı / Zamani barayé masti asbha (Bahman Gobahi, 2000)



Bahman Gobahi'nin belgesel havasında kimi yerlerde minimalist bir üsluba yaklaşan filmi. Annesiz ve babalarının ölümünden sonra da ebeveynsiz kalan beş kardeşin dramını anlatan yapımı. Fazlasıyla gerçekçi, hiçbir profesyonel oyuncu olmadan, sadece hâli anlatarak çözüm ya da neden sunmayan bir yapıt.

Madi'nin hastalığı, sınırda kaçakçılık yaparak para bulma ve kardeşini ameliyat ettirme derdinde Eyüp, olayları aktaran Emine, evlenip giden ablaları ve henüz küçük bir kardeş daha.

Süzsüz, yalın, müziksiz. Kenarda, kıyıda kalmış sınır kasabasındaki insanların yaşamı. İzlerken eğlenmeyeceksiniz, hiçbir yapmacıklık görmeyeceksiniz, olandan fazlasıyla karşılaşmayacaksınız.

Bir yerlerde, bilmediğimiz ve bilmekten kaçındığımız hayatlar, bilmediğimiz zorluklarla aynı şeyleri her gün yaşamaya devam ediyor. Yapılması gerekense, penceremizin yönünü oraya çevirip görmek istemediğimiz gerçeklerle yüzleşmek. Yüzleşileni abartmadan, olduğu ve gösterildiği gibi görerek.

Tümüyle gerçeklere yaslanan bu film, anlatabileceğiniz şiirsel hiçbir cümle sarf edemeyeceğiniz, kameranın çıplak gerçekliğe yüzünü çevirdiği, hayatta tutunmaya çalışan insanların çabalarına odaklanan bir film. İnsan tahliline girişmemiş, doğru-yanlış sorgulamasına girmemiş, gelenek-din-kültür… öğelerine yaslanmamış. Ne evlilik ne ölüm ne köy hayatı… Olan sadece hayatta kalma çabası.

Sarhoş Atlar Zamanı, Gobahi'nin 2000 yapımı, ilk uzun metrajlı filmi ve Cannes'te Altın Kamera ödülü almış bir film, başka birçok ödülün de sahibi. Farklı bir duruş ve sinemanın cafcaflı perdesine karşı bir karşı-duruş.

Not: Filmi izlememi tavsiye eden Beşir Eymen Beyefendiye teşekkürlerimi iletirim.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Külahımın Anlattıkları -1-


Sene, mühim olmayan bir güneş yılı.
ıssız bir adadayız üç şeysiz, dört başımıza.
külahlarımızı koyduk önümüze
günahlarımızdan konferanslar yaptık
kalabalığa hitabetimiz iyidir vesselam.
 Başladı anlatmaya koca minyon:

“hırsızlık, madrabazlık, düzenbazlık, hayırsızlık ve kaygısızlık gibi -zlıklı meslekler, çok büyük meziyetler istemez aslında. ki ben bu mesleklerden, hırsızlık olanında doktora tezini vermiş, efsane olma yolunda ilerleyen, bir hırsız olarak söylüyorum ki; azıcık hayal gücünüz varsa çok da şahane bir hırsız olabilirsiniz. -bu arada, bu “hırsız” kelimesinin söylenişi bile, çok iğrenir gibi değil mi? ayıp oluyo ama biz de insanız. daha az iğrenilen bir isim, bizim de hakkımız. neyse, konuya dönelim-

gelelim hayal gücünü mesleğimizde nasıl kullandığımıza. şimdi efenim şöyle bir şey var ki; kapıdan, bacadan veya pencereden fark etmez. ev bu, girecek yerler kısıtlı, orada fantezi denemeye gerek yok, paşa paşa düzgün yollardan girin evlere. bizim hayal gücümüzü, yakalanma ve kaçma anlarında kullanmamız lazım.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Umut Perileri


Joe Hisaishi-Summer


   Bir vardı, bir yoktu… Zamanın içinde; farklı yerlerde ve farklı zamanlarda yaşayan üç küçük kız vardı. Birinin iki çocuğu, birinin çok sevdiği bir ailesi; anne ve babası vardı. Biri de hem öksüz, hem yetim, hem de kimsesizdi. Ortak noktaları, üçünün de umutları ve  birbirlerinin yaşamlarından haberleri olmayışıydı.

   Üç küçük kız dedim; onlar kaç yaşında olurlarsa olsunlar hala küçük bir kız çocuğunun yüreğine sahip olacaklardı çünkü; tek değişkenleri görünümleri, bilgi ve tecrübe birikimleri olacaktı.

   Ortak noktalarından bahsetmişken: Üçü de umut dolu demiştik; umut dolu insanların çok güzel hayalleri vardır; umutların her biri bir sürü hayal doğurur. İşte bu üç küçük kız çocuğu hayallerini, umutlarını; şiirlere ve yazılara döküp etrafındaki insanlarla paylaşıyordu. Güneşe tek gözlerini kırparak bakıp, gözlerinin önüne gelen renkli ışınları hissediyor ve yazıyorlardı.  Kafeslerin içine hapsolmuş ruhları özgür bırakıyor, sonra da nasıl özgürleştirdiklerini kelimelere, satır aralarına veya dizelere döküyorlardı.

   Umutlu insanların kelimeleri samimi ve doğal olur; makyaj yapmadan da güzel dökülürler kalemlerin ucundan. Hatta hiç makyajsız olmalarına rağmen, okuyucu onları ‘süslü kelimeler’ olarak da tarif edebilir. Çünkü umutlu yazarlar ve şairler; umutlarını ve hayallerini gördükleri güzel çiçeklere, şekilli bulutlara benzetirler ve bunlar da zaten doğanın güzellikleridir; Tanrı’nın yarattığı ‘doğal’ olan, yaratılmışın ilk haliyle kalan ve değiştirilmesi de mümkün olmayan güzelliklerdir.

26 Mayıs 2011 Perşembe

Üç Mecburiyet

3 vücut görleşkesi*

siz bilmeyeceksiniz bu zamanları, ama biz bu zamanlarda 3 kişiyiz şu dünyada. hatta, durumla dalga geçmek için 2000’lerin kötü esprilerine bile teğet geçiyorum arada bir; “biz 3 kişiyiz: ben, keyfim ve kahyası… kahyaaa! git keyfimi getir bana” diye. -retroyu hep sevmişimdir zaten-

bazen Keyfim’in, bu esprilerime kızıp beni öldüreceğinden korkmuyor değilim, hem o çift sayıları da sever, mantıklı bir cinayet sebebi. Ayrıca maşallahı var Keyfim’in zebellah gibi adam. taşı daha sıkmadan, sadece elinde tutsa bile, su korkar dışarı çıkar o derece. demem o ki; beni öldürmeye kalksa direnemem de, keyfimden ölürüm.

Kahya, mayasında ağalık olanlardandır. oturuşu, kalkışı, konuşması, düşünmesi, sevişi, sövüşü hep ağacadır. bunu hiç yüzüne söylemiyoruz orası ayrı. sonra hafazanallah; isim-kişilik çatışmasından doğan endirekt dilemma vuruşunyla kafayı yer falan neme lazım…
dersimiz ışığın parçacıklı yapısı
güneşin altında oturduk üç arkadaş denizi seyrettik
 -Enis Akın**
bir birimize bu kadardüşkün olmamızda, şüphesiz ki tek sebep; çok iyi arkadaş olmamız değildi, belki seçeneklerimiz olsa arkadaş bile olmazdık ama kader utansın, dostlar sağ olmadı, hatta hiç olmadılar. biz kendimizi bildik bileli beraberiz. önceleri çekirdek aile bireylerimiz de vardı, analar, babalar… toplam 9 kişiydik. sonra onlar da öldüler, kaldık 3 başımıza. belki dünya denilen bu tepsinin -siz muhtemelen yuvarlak zannediyorsunuzdur şimdi- başka uçlarında, başkaları da vardır. ama bizim hiç haberimiz olmadı bundan. galiba biraz tembel, çokca korkak, hepce sosyalfobiğiz.

geçen yine 3 kişiyiz, oturup yola bakıyoruz; bir kaç sürüngen, üç beş memeli, beş on böcek ve binlerce güneş ışığı haricinde önümüzden olmadı geçen.

-----------------------------------------
(*)resim: 3 vücut görleşkesi. M.T. prodakşın.
 (**)şiir: Enis Akın’ın “dağdaki emirler” adlı kitabından

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Kafka, Taşrada Düğün Hazırlıkları

Taşra’da Düğün Hazırlıkları[1], Kafka’nın en eski yazılarının bulunduğu bu eser üç manüskri[2] ve fragmanlardan[3] oluşmaktadır. Max Brod tarafından 1907-1908(?) tarihine kadar uzanan bir geçmişleri olduğu belirtilen bu manüskriler, 1923(?) tarihine kadar uzanmaktadır. Bu el yazmaları, Brod tarafından tek bir eserde birleştirilip düzenlenerek edebiyat dünyasına kazandırılmıştır.
Eserin içinde şu bölümler yer almaktadır: Taşrada Düğün Hazırlıkları; Günah, Istırap, Umut ve Doğru Yol Üstüne Özdeyişler; Sekiz Oktav Defteri; Defterlere ve Tek Kağıtlara Yazılmış Fragmanlar; Ek; Yiddiş Dili Üzerine Bir Konuşma; Richard ve Samuel İçin Taslak; Bir Daireye Verilen Dilekçe; Ölmeden Ölme; Notlar.
Bu eserdeki öykülerin bir kısmı yayımlanmış olsa da bir kısmı ilk defa bu eserle ortaya çıkmış, ayrıca fragman ve özdeyişler de öykülerden bağımsız olarak defterlerde yer almıştır.

22 Mayıs 2011 Pazar

sağlam temeller ve safinazlar

Bilmem hatırlar mısınız – hatırlamanıza yardımcı olmak adına görselini aradım lakin başarılı olamadım- Temel Reis bir bölümde Safinaz’a evlenme teklif eder ve o an; denizin ortasında oldukları için yüzük namına parmağına takabileceği şey, geminin güvertesinden söktüğü, parmağını genişliğindeki halkadır(somun). Safinaz çok mutlu olur, yanakları al al olur.
 

Hani şimdi nerede bu çizgi filmleri izleyerek büyüyenler? Maddeye takılmadan yaşayanlar? Sevdiği adam tarafından evlenme teklifi almış hatunlar yüzüğün markasına, elmasın karatına kafa takar olmuş. Hediye aldığınız çikolatanın markasını beğenmeyip burun kıvıran veletler ile dolmuş bahçeler.

‘Ben bunu yemem kiiiiiiiii’
‘Bende bundan var kiiiii’
‘Nereden, ne kadara aldın bunu?’

21 Mayıs 2011 Cumartesi

Cennetin Çocukları / Mecid Mecidi (Children of Heaven/Bacheha-Ye Aseman)


Bir çift ayakkabı başka bir ayağa gider ve ayakkabısız kalan ayaklar bez bir ayakkabıyla okul yolunu arşınlar. Sırdır kimselere söylenemeyen, sır aslında iki çocuğun küçücük dünyalarındaki kocaman sorumluluklarının gizlenmesidir. Ayakkabıya koşar ayaklar, umutla, hırsla, endişeyle; ayakkabısız kalır ayaklar yara bere içinde kırmızı renkli balıklarının içinde yüzdüğü bir havuzun serinliğinde… Oysa umut hep vardır. Belki istediğimiz an, hemen, birdenbire değil, ama hep vardır…

Cennetin Çocukları İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin 1997 yılı yapımı, Montréal Film Festivali’nde FIPRESCI ödülü dahil 4 ödül kazananan, çeşitli yarışma ve festivallerde toplam 10 ödül kazanmış bir film.
Mutsuz ama umut taşıyan ayakların filmidir Cennetin Çocukları, yaşadığı zorlukları isyan etmeden kabullenen ve onu aşmak için koşan ayakların filmidir. Mecidi’nin yine ‘tam da hayatın kendisini anlatmış’ dediğiniz; dramatize etmeden ve duygu sömürüsü yapmadan hayatın bir ân’ına/yönüne şahitlik eden bakışın yansıtıldığı filmlerinden biri.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Ensemiz Karadır Abiler

Ensemiz karadır abiler. Gözümüz hep yere bakar, başımızla beraber. Ve güneş asla gizlemez kendini, tarladaki bir ırgattan. Gösterir ve verir bütün sıcaklığını, kaçak dövüşmez ırgat ensesiyle.

Sahi ağam, senin ensen hiç güneş gördü mü? o kalın ensen? Sahi ağam o ense nasıl kalınlaştı o kadar? kafanı çevirmen saatler alıyor olabilir. Ağalık zor zanaat olsa gerek. Düşünsene; marabalara emir vermek için, kafayı saatlerce çevirmeyi beklemek, çaba göstermek zor iş. Çok terliyorsundur haşmetli ağam. Dur terini sileyim.

Tamam kahya efendi, dur hemen alma odunu eline, gidiyorum. Sırtım alışıktır aslında oduna, yatak bellediği bile olmuştur haşmetli ağam sayesinde ama bugün pek narin oluverdi, çok desteksiz, yalnız kaldı sırtım. Yumuşak karnım, sırtıma yapıştı galiba, ondandır nariniyetim.
Toprağı geniştir ve haritalar
Soytarılarla doludur
Köylüleri göstermez.
-İbrahim Tenekeci
Zahit bizi tan eyledi*. modern zamanlarda 'güneşi gösterdi' veya 'ışığın içinden bir aksakallı dede “geeel geel” dedi' de diyecekler ama ben söylüyorum ki, siz bilin: Zahit bizi tan eyledi. Bugün dünyanın tüm ensesi kara köylüleri, dünyanın tüm faşo ağalarına karşı kazma kaldırıyor efendiler. Zahit bizi tan eyledi.

17 Mayıs 2011 Salı

Varmak

   Yana yana ulaştığım bir yerdeyim. Yürümem bitti, yol bitti… Hayatıma anlam veren ulaşma arzusu, sonunda ulaştığım bu yerde sona erdi. Varmak istediğim yere erdim.

   Burası öyle bir yer ki, özgürlük filmlerinde gördüklerimizden bile farklı. Uçurumlar var; derin uçurumlar, kanyonlar, yüksek dağ kayalıkları… arada boşluk; kocaman bir boşluk var. Her yer yemyeşil, kayalıklar dışında, gördüğüm boşluk ağaç ve otlarla kaplı. Yeşilin üzerine vuran güneş, onu daha da bakılası kılıyor. Güzele bakmak sevaptır diyorum ve kafamı kaldırıp bakıyorum, her zaman hayran olduğum gök; mükemmel. Hiç böyle görmemiştim onu, sanki kraliyet balosuna bir prenses olarak katılacak gibi; hazırlanmış, süslenmiş, püslenmiş, incileri olan, en beyaz bulutlarını takınmış. Küpeleri, yıldızlar; ama göğün kulakları o kadar büyük ki, milyonlarca yıldız var. En görkemli aksesuarı güneş; ay ışığını ondan alıp, konuveriyor gökyüzünün başına, altından bir taç olarak…

   Gözlerimin gittiği yere kadar devam ediyor karşımdaki umman; uçsuz, bucaksız ve ufuk çizgisinden azade. Fakat Burası dümdüz, dünyada değilim ben! Masmavi, mavmavi, mamavi… Ben hayatımda hiç mavi renk görmemişim, bunu şimdi anlıyorum. Gördüklerim mavi değilmiş.

   Arkamı dönüyorum, durduğum yerde. Arkamda en az on beş şair duruyor; bu dünyadan göç etmiş olanlar, benim sevdiklerim. Bu dünya mı dedim? Neredeyim ben alla’sen?

 

10 Mayıs 2011 Salı

Adab-ı Haşerat 1 Yaşında

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Şehr-i Muğlak

Yürüyorum. yürümekte bir marifet yok ki. ayağı olan yürüyor. Dahası olmayanlar bile yürüyor. Dahası omurgasızlar bile yürüyor. Yürümek bir gitmek biçimi. Yürüyoruz işte.
-ah şu sonlardaki iyelik ekleri. yürüyorumdan, yürüyoruza bir mutluluk uzaklık.
Yürüyorum. Yerde ıslanıp çamurlanmış bir gazetenin arka sayfa güzelini görüyorum, çamur çok yakışmış. Bir şişeye değiyor ayağım. Vuruyorum tekmeyi. Sonra ufak bir taş, sonu aynı. Ama ufak bir taş, yani büyük değil, büyük olsa korkardım, vurmazdım da zaten.
Bakın bu şehri ben kurdum ben büyüttüm ama sevemedim.
            -Turgut Uyar
Büyükçe bir taşa tekme atmakdan bile korkar oldum. Halk otobüsüne orta kapıdan binmekten, caddede kimsenin yürümediği tarafta yürümekten, dönüp ters bakarlar diye yolda insanlara çarpmaktan, laf atarlar diye kardeşimi dışarı salmaktan, laf atarım diye şuh kadınlardan korkar oldum.
Oldurdular aslında, ey şehr-i muğlak! İstanbul, Mekke, Kudüs, Roma, Paris, Atlantis, Babil, İskenderiye veya herhangi bir Dünya şehri, hiç biri senin kadar batmadı dibe. Hiç mi ders almadın onlardan? Gamsız baykuşları, uğursuz trolleri, yaralı sırtlanları, kambur hobitleri, vebalı zarganaları, fahişe domuzları kabul ettin içine.
Dışarıdayım mecburen veya kalmadı hiç bir yerde her hangi bir içeri.
-Ey şehr-i muğlak! Etrafım sarılı ve korkuyorum gazabından.