21 Mayıs 2011 Cumartesi

Cennetin Çocukları / Mecid Mecidi (Children of Heaven/Bacheha-Ye Aseman)


Bir çift ayakkabı başka bir ayağa gider ve ayakkabısız kalan ayaklar bez bir ayakkabıyla okul yolunu arşınlar. Sırdır kimselere söylenemeyen, sır aslında iki çocuğun küçücük dünyalarındaki kocaman sorumluluklarının gizlenmesidir. Ayakkabıya koşar ayaklar, umutla, hırsla, endişeyle; ayakkabısız kalır ayaklar yara bere içinde kırmızı renkli balıklarının içinde yüzdüğü bir havuzun serinliğinde… Oysa umut hep vardır. Belki istediğimiz an, hemen, birdenbire değil, ama hep vardır…

Cennetin Çocukları İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin 1997 yılı yapımı, Montréal Film Festivali’nde FIPRESCI ödülü dahil 4 ödül kazananan, çeşitli yarışma ve festivallerde toplam 10 ödül kazanmış bir film.
Mutsuz ama umut taşıyan ayakların filmidir Cennetin Çocukları, yaşadığı zorlukları isyan etmeden kabullenen ve onu aşmak için koşan ayakların filmidir. Mecidi’nin yine ‘tam da hayatın kendisini anlatmış’ dediğiniz; dramatize etmeden ve duygu sömürüsü yapmadan hayatın bir ân’ına/yönüne şahitlik eden bakışın yansıtıldığı filmlerinden biri.

Zehra ve Ali isimli iki kardeşin bir ayakkabıyı paylaştığı, küçük dünyalarının merkezine bir ayakkabının yerleştiği, bir yarışmada birinci değil, ayakkabı anlamına gelen üçüncülüğün önemli olduğu, kazanmanın değil, olmayanın yerine konmasının kıymetli olduğu bir anlatı. İnsanın eksik tarafı onun dünyasının merkezidir ya, her şeyi o eksiğin nazarıyla görür, onu tamamlamak her şeyden önemli olur, işte öyle. Bu eksiği anlatırken, bu eksikle beraber karşılaşılan zorluklar bizi farklı gerçeklikleri de sorgulamaya davet eder. Eğitimde disiplin’in ne olduğu ya da zengin evlerin içindeki yalnız hayatlar… gibi.
Ali’nin kardeşinden ayakkabı nöbetini devralıp okula yetişme çabasının ve okula geç kalmasının verildiği kısımlarda, eğitim sistemindeki katı ve kurallara dayalı, eli sopalı, tahammülsüz sistemle karşılaşırız. Geç kalışın nedeni ile ilgilenmeyen, tek hedefi bir kuralın mutlaka uygulanması olan ve disiplini bu kurallar çerçevesinde kurallara uymak olarak algılayan zihniyet. Bu kısımda aklımıza, François Truffaut’in yönettiği 1959 yapımı Fransız filmi, Les 400 coups gelir. Türkçesi 400 Darbe olan ve Fransızcada okulu kırmak anlamına gelen bu filmde; aile, okul ve bir çocuğun kendine bu kurumlar tarafından koyulan kurallara uymaması anlatılır, onun gözünden yorum katılmadan. Ki burada, Ali’nin geç kalışlarında, sistemi sorgulamak değil, mecburiyete bağlı bir gecikme durumu vardır. Buna rağmen tahammülsüzdür sisteme bekçilik eden!
Ali, şehrin diğer yanındaki zengin evlerine babasıyla bahçıvanlık yapmaya gittiğinde, ayakkabılı ama yalnız çocuğun hikayesiyle karşılaşırız. Top oynayabilmek için bir başka çocuğa özlem duyan çocuğa. Koca demir kapıların ardında tek bir çocuk sesine hasret çocuğa. Başka bir hikâyedir o ama bize şunu söyler. Bu filmde anlatılan sadece fakirlik ve fakirlik yüzünden satın alınamayan ayakkabı değildir. Herkes hayatında bir zorlukla, bir eksiklikle, bir kayıpla karşılaşır. Hayatın merkezi haline gelen bu eksikliğin tespiti ve onu tamamlamak için insanın sarf ettiği çaba önemlidir.
Kamera olarak kendi tarzının dışında çok farklı bir şey sunmasa da Mecidi, -yarış kısmı ve son sahne hariç- onda yerleşen ve imzası haline gelmiş izlerle bu filmde de karşılaşırız: Havuzda kırmızı balıklar -ki bu bence yönetmenin çocukluğundan kalan bir izlenim ve umudu temsil ediyorlar-, sevecen öğretmen, su kanalları, emeğiyle eve ekmek getiren baba, eğitim… ve Mohammad Amir Naji. Mecidi’nin her filminde farklı bir rolle karşımıza çıkan Naji, özellikle Serçelerin Şarkısı filmindeki performansıyla göz doldurmuştu. Bu filmde, baba tipiyle hikâyenin merkezinde yer almasa da, kısacık yer aldığı bölümlerde dahi varlığını hissettiren bir oyuncu. Özellikle, bahçıvanlık yapmak için oğluyla verdiği mücadelenin verildiği sahnelerde performansı harika.
Filmde teknik açıdan dikkat çeken yönse, Ali’nin bir spor ayakkabısı için katıldığı koşu yarışmasında, yönetmenin zamanı duracak denli ağırlaştırmış olması. Zamandaki bu yavaşlama, bizi yarışmanın, akıp giden zamanın değil, Ali’nin zaman algısına ve iç dünyasına davet eder. O tüm mesafeyi koşarak ama iç dünyasında hesaplaşarak geçirirken, üç farklı zaman karşımıza çıkar. Yarışmanın zamanı, Ali’nin zamanı ve bizim her iki zamana şahitlik ettiğimiz zaman. Yönetmenin her iki zaman geçişlerinde, dış gerçeklikle iç gerçeklik arasında gidip gelme imkânı buluruz ve Ali’yle aynı koşunun içinde aynı hedefi isteyerek, hatta aynı endişeyle zamanı geçiririz. Belki de film tarihinde ilk defa bir kahramanın birinci değil, üçüncü olmasını isteriz.
Filmin sonunda babanın aldığı ayakkabıları görüp sevinseniz de izleyici olarak, henüz bunu bilmeyen mutsuz ve yaralı ayakları suyun içinde gördüğünüzde ve yönetmen, tam da o noktada filmi bitirdiğinde, anlatmak istediğinin ayakkabı olmadığını, eksik kalan noktanın tamamlanmasındaki çabayı ve bunu başaramamanın insanda neden olduğu hüznü anlatmak istediğini anlarsınız.
Eksik kalan tarafınızın ayakkabı olması değildir önemli olan; ayakkabı yerine başka bir nesne ya da durum, olay, olgu… da yerleşebilirdi filmin merkezine. Önemli olan bu filmde, eksik kalana nazardır. Eksik yanını kendi tamamlamalıdır insan, sonunda başarılı olamayacak bile olsa, hatta çok daha farklı bir başarı da kazansa insan, o eksiğin tamamlanmaması durumunda farklı başarıların insanı gene yarım bırakacağı anlatılır. Eksik tarafınız neyse, dünyanız odur ve o tamamlanmadan ayaklarınıza dünyayı da sunsalar, sunulan hep eksik, yarım, tamamlanmamış kalacaktır. Ayakkabıyla başlar film, ayakkabısız tamamlanır. Az ilerdedir ayakkabılar, Ali’ye doğru gelmektedir ama o bundan habersiz, üzgün ve kırgındır. Hayat da böyle değil mi? Eksiğiz, tamamlanacağız bir şekilde, burada veya orada, az ilerimizde eksik kaldığımız. Bazen çok da çabalasak ayağımıza gelmeyecek eksiğimiz, istediğimiz an. Bazen yapılması gereken, yapılması gereken ne varsa yaptıktan sonra, sadece ümit edip beklemektir. Biraz kırgın, biraz hüzünlü, biraz ümitvar…
Gerisi, kim bilir?

0 yorum:

Yorum Gönderme