deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2011 Cuma

Dönme Dolapların ve Atlı Karıncaların Öğrencileri

                                                  Renkli bir dönme dolap ve gökyüzü

  Dönme dolaplar; renkler; en kaçak, en masum ve en yasaklı yıllar; salıncaklar...Tahterevallilerde öğrendik biz arşimet kanunlarını ilk olarak. Atlı karıncalar baş öğretmenimiz oldu, başlı başına hayatı öğrettiler bize. Başımızın döndüğü yerde atlı karınca düzeneği pat diye durdu. Bazen başımız zamansız döndü; bu kez düzenek durmadı ve şiddetli bir bulantıyı ve en sevdiğimiz tarafından hayal kırıklığına uğramanın acısını yaşadık ilk kez. Dondurmalarla anladık hayata bazen mola vermenin gerekliliğini. Yine dondurmalar öğretti bize; bazı ambalajlar ne kadar büyük ve cafcaflı görünseler de içindekinin de bir o kadar boş olduğunu. Bazen de küçük ambalajların içinden kocaman bir çikolata cenneti çıktı karşımıza.
   Salıncakla kavradık yerçekimi kanununu ve çekim kuvvetini, tam anlamasak da. Ne kadar yükseğe çıkarsak çıkalım, salıncakla birlikte tekrar yere dönüşümüzü gördük; salıncağa ilk bindiğimiz zamanki yerimize geri döndük her sallanışımızda.
   Çocuktuk gülümsemenin ne kadar güçlü olduğunu öğrendiğimizde. Biz gülümsediğimiz zaman, koca dünya bir an için durup başını bize çevirdi hep. Biz de onu oyuna getirmeyi öğrendik bunu anladığımız zaman. Biz ne zaman gülümsersek, dünya bütün işini gücünü bırakıp her seferinde bize dönerdi.

25 Ağustos 2011 Perşembe

KELİMELER ÇIPLAK




Çıplak.

Çıplaklık utandırır.

Teniniz, yaralarınız, izleriniz, belki var olan doğum lekeleriniz, göstermek istemedikleriniz çıkar ortaya.

Ya sonra?

Organ dizilişleriniz farklı olabilir lakin bu çıplaklğınız ile belli etmez kendini. Çift yerine tek böbreğiniz, sol yerine sağa yakın, içi boş, içi dolu, içi taş kalbiniz olabilir. Bunu siz dile getirmediğiniz sürece kimse bilemez.

Bu sebeple dile getirip; yazdıklarımız okuyanlar karşısında çırılçıplak bırakır bizi. Çünkü tam da anlatmak istediğinizi yazarsınız. Konuşurken olduğu gibi gevelemez, kafa karıştırmaz, sağ gösterip sol vurmazsınız kolay kolay. Ne ise odur.

Açık, yalın, çıplak.

Kat kat giyilen kıyafetlerden daha çıplak bırakır kelimeler. Gözün içine bakıp kavramaya çalışılanlardan daha anlamlıdır yazılan cümleler.

Şimdi kelimeleri giyme zamanı.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Umut Perileri


Joe Hisaishi-Summer


   Bir vardı, bir yoktu… Zamanın içinde; farklı yerlerde ve farklı zamanlarda yaşayan üç küçük kız vardı. Birinin iki çocuğu, birinin çok sevdiği bir ailesi; anne ve babası vardı. Biri de hem öksüz, hem yetim, hem de kimsesizdi. Ortak noktaları, üçünün de umutları ve  birbirlerinin yaşamlarından haberleri olmayışıydı.

   Üç küçük kız dedim; onlar kaç yaşında olurlarsa olsunlar hala küçük bir kız çocuğunun yüreğine sahip olacaklardı çünkü; tek değişkenleri görünümleri, bilgi ve tecrübe birikimleri olacaktı.

   Ortak noktalarından bahsetmişken: Üçü de umut dolu demiştik; umut dolu insanların çok güzel hayalleri vardır; umutların her biri bir sürü hayal doğurur. İşte bu üç küçük kız çocuğu hayallerini, umutlarını; şiirlere ve yazılara döküp etrafındaki insanlarla paylaşıyordu. Güneşe tek gözlerini kırparak bakıp, gözlerinin önüne gelen renkli ışınları hissediyor ve yazıyorlardı.  Kafeslerin içine hapsolmuş ruhları özgür bırakıyor, sonra da nasıl özgürleştirdiklerini kelimelere, satır aralarına veya dizelere döküyorlardı.

   Umutlu insanların kelimeleri samimi ve doğal olur; makyaj yapmadan da güzel dökülürler kalemlerin ucundan. Hatta hiç makyajsız olmalarına rağmen, okuyucu onları ‘süslü kelimeler’ olarak da tarif edebilir. Çünkü umutlu yazarlar ve şairler; umutlarını ve hayallerini gördükleri güzel çiçeklere, şekilli bulutlara benzetirler ve bunlar da zaten doğanın güzellikleridir; Tanrı’nın yarattığı ‘doğal’ olan, yaratılmışın ilk haliyle kalan ve değiştirilmesi de mümkün olmayan güzelliklerdir.

22 Mayıs 2011 Pazar

sağlam temeller ve safinazlar

Bilmem hatırlar mısınız – hatırlamanıza yardımcı olmak adına görselini aradım lakin başarılı olamadım- Temel Reis bir bölümde Safinaz’a evlenme teklif eder ve o an; denizin ortasında oldukları için yüzük namına parmağına takabileceği şey, geminin güvertesinden söktüğü, parmağını genişliğindeki halkadır(somun). Safinaz çok mutlu olur, yanakları al al olur.
 

Hani şimdi nerede bu çizgi filmleri izleyerek büyüyenler? Maddeye takılmadan yaşayanlar? Sevdiği adam tarafından evlenme teklifi almış hatunlar yüzüğün markasına, elmasın karatına kafa takar olmuş. Hediye aldığınız çikolatanın markasını beğenmeyip burun kıvıran veletler ile dolmuş bahçeler.

Ben bunu yemem kiiiiiiiii
Bende bundan var kiiiii
Nereden, ne kadara aldın bunu?

5 Mayıs 2011 Perşembe

Acizliklerim Üzerine

    Aciziyetim, koltuğun köşesine vurduğum ayak serçe parmağımın acizliğidir, ağrıdan kamanıp da ses çıkaramayan.

    Aciziyetim, herkesin muhakkak haklı sebeplerle acelesi olduğu İstanbul metrosu yürüyen merdivenlerinde, sol tarafdan koşarken, önü bir teyze tarafından kesilen genç adamın acizliğidir, yerinde dövünür, dolar.
    Aciziyetim, nesli tükenmeye yüz tutmuş bir tembel pandanın acizliğidir, tek isteği uyumak iken, hayvanat bahçesinde çocuklar tarafından yanak esnekliği test edilen.
    Aciziyetim, bir finonun acizliğidir, kokana sahibi tarafından, tüyleri hayvan berberlerine artistik idam ettirilen.
    Aciziyetim, kız kulesinin acizliğidir, kusursuz manzara potansiyeli, tüylü gökdelenlerce katledilen.
    Aciziyetim, bir bakkalın acizliğidir, rızkını, ensesiz bakkal çocuğu kasiyerlerin para alıp verdiği, ensesi kalın marketlere kaptırmış.
    Aciziyetim, ikiz kulelerin acizliğidir, başkası tarafından mesaj içerikli kurban edilen, birilerini kahraman, ötekilerini  birbirine düşman  eden, teşebbüssüz ve istemeden.
    Aciziyetim, her türküde boyunu eğilen bir adamın acizliğidir, ensesi hep kara.
    Aciziyetim, günü geçmesine rağmen kütüphaneye teslim edemediğim Zarifoğlu kitabının vebali altında ezilen utancımın acizliğidir, kütüphaneciden değil de, Zarifoğlu’dan gözlerini kaçıran.
    Aciziyetim, elini hala ailesine açıp, onlardan harçlık bekleyen çeyrek asırlık bir adamın acizliğidir, durur kırlent gibi köşede.
    Aciziyetim, herkesin geveze bildiği bildiği bir ketumun acizliğidir, her şeyi söyleyebilen ama sadece “seni seviyorum” diyemeyen.
    Aciziyetim, bekle dese, beklenilmeyecek olan bir adamın acizliğidir, giderken gözü arkada bile kalamayan.
    Aciziyetim, yiğidi gülün ağlattığı, gamın öldürdüğü diyarlarda “senden adam olmaz” denilen bir adamın acizliğidir, gamına dolan göz yaşlarında, boğulmayı bile beceremeyen.
    Aciziyetlerim, benden öte, benden ziyadedir.
 -----------------------------
(*) fotoğraf: İstanbul, 1964

26 Ocak 2011 Çarşamba

irade icat olunmadan

         Bir sınır olmalı Dünya’da. Önümüze koyulmalı ve aşamamalıyız o sınırı. Aşılmaz duvarlar, parçalanamaz tuğlalar olmalı. Yüce dağlar, ulu okyanuslar, derin uçurumlar ve hatta çalışkan kara delikler olmalı belki de. –ki biz o sınıra yaklaşmaktan bile korkalım- Mesela sınır dediğiniz; ozon gibi olmamalı deodorantlara ve modern çağ dumanlarına yenilmemeli, sağlam olmalı. Hiç yıkılmayacak feodal bir krallığın kalesi gibi olmalı, sınır. Ama Fransız Devrimi hiç yapılmamalı.
         Diyorlar ki; “insanın şahsi sınırı ve sınırlayıcısı iradedir.”  Lütfen birisi bana bunun yanlış bilgi olduğunu söylesin, zira irade dediğiniz bir karışlık yükseklik. Atladım ve bitti. Bir karış sonrası… ah o bir karış sonrası… Yeni doğmuş bir tay bile ilk adımında aşabilir o irade dediğiniz sınırımsıyı. Bana lazım olan sınır, şampiyon atların bile aşamayacağı engeller gibidir. Önüne kadar dolu dizgin koştuğumda, zıplayamayacağımı anlayıp geri durmalıyım, en az üç geri adım atmalıyım, korkmalıyım ondan. Sizin irade dediğiniz bana bunu sağlayabilir mi? -Hayır.-
Ha ille insani sınırlar iradedir diyorsanız da, bence anlaşabiliriz. Mesela, doğal felaketlere maruz bırakalım onu, depremler olsun altında, fay yarıkları oluşsun, kıta plakaları tam irade ile benim aramda kırılsın, iradeyle benliğimin arası öyle açılsın ki, Süpermen’in olmadığı bir Dünya’da Büyük Kanyon’dan atlayarak geçmeyi planlayan bir sütçü beygirine döneyim.
Tam da “Tamam, bu şartları sağlıyorsak kabul ediyorum, irade, insana yeterli olan biricik sınırdır” diyecektim ki; başka bir sorun aklıma geldi. Bunları konuşmak için geç kaldık. Şimdi zamanı sıfırlayalım ve yakınlaşmaların, yaşanmışlıkların, sürekli hortlayan geçmişe dair kötü anıların, gururun, onurun, aşkların ve ayrılıkların icat olunmadığı yeni bir zamanda kendimize, yeni irademizi üretelim. –mümkünse-
İrade, her insanın sınıfta kalacağı, başarısız, proje ödevidir muhteremler, yanında getirdiği pişmanlıklar ise geçer not almamızı sağlayacak bütünleme sınavları. Bu yüzdendir ki; “insan, pişman olabildiği kadar insandır.”

 “insan acizdir muhtaçtır çok artistlik yapmamalıdır” 
        -Ah Muhsin Ünlü

5 Ocak 2011 Çarşamba

ÇEHAR-I BÂB-I ADAB-I HAŞERAT…






“Böyle dedim -ve bir gün, çayıma şeker koymayı unutarak, romanıma başladım.”[1] dedi GregorumSamsam ve başladı yalanlarını kurgulamaya... sonra, kurgusuna beni de dahil etti.

Adını Dostoyevsky’den etkilenen Karga’dan, pardon, Kafka’dan[2] alan, ikinci dereceden etkilenme yaşayan ve bloğunun big-brother’ı[3] olmaya hevesdâr bu zât-ı can, bir gün şöyle dedi:


“Sana bir iş teklifim var.”

Devir fırsatların üstüne atlama ve kısa yoldan şöhret olma devri efendim, ben de atladım bu cazip teklifin üstüne tabii. Bakmadım yaşıma, başıma, bloğuma… Madem dedim teklif can’dan, kim kıyar canına, cananı can için seven[4] şairmeşrebiz lügâtte, kabul ettim. Aslında bloglarının yaş ortalamasını bayağı yukarı çekeceğimi düşünüp, acaba kabul etmese miydim, diyebilirdim, lakin demedim. Madem mesele, yazmak ya da yazmamak; hem zati “…bence bir…”[5] de diyemeyeceğim için, başladım yazmaya…

Zaten köfte ve kurabiye borcum var, bu arada çaylar da zât-ı can’dan -bunu da hemen buraya çizittirivereyim ki resmileşsin-; istenen kelamsa, kelam adı altında dostlarla muhabbet meclisinde iki lakırdı etmekse, amenna efendim ve sadakna.

Ya ikinci kapı… İçte umman dışta durgun mavilik...  dipteki fırtınalarsa şiddetli...  Zamanla keşfederiz, eyvallah.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Sanat Sokaklara Düşmüş Diyorlar



Sanat bir sokak çocuğudur.

Büyük kapatılmalar toplumların kendi vicdanlarından kaçışlarını mümkün kılan acil çıkış kapılarıdır. Sokakları korkulardan temizlemek, korkulanın, rahatsız edenin, zihni zorlayanın görüntüsünden kurtulmak ruhu suni bir huzura kavuşturur. Deliler, cüzzamlılar, dilenciler… Ama değişmeyen tekerrür her büyük kapatılmanın sonunda kendini imha edip sokağa yeniden boşaldığıdır.

Aynı sebeplerle olmasa da, bir zaman sokaktan zorla alınmış, evcilleştirilmek istenmiş, hem muhalifliğinin hem taraflığının sınırları belirlenmeye yeltenilmiş, bağırdığı zaman çıkacak sesin ulaşabileceği uzaklık belirgin bir setle bölünmüş bir başka sokak çocuğu da sanattır. Uzunca bir müddet duvarlar arasına; galerilere, sinema ve tiyatrolara, sergi ve opera salonlarına kapatılmış, sokakla arasına elitist bir duvar örülmek istenmişse de, sanat bu kapatılmaya direnmiş, kendisine öngörülen evcil muhalefet salahiyetini reddetmiş ve kendini tekrar sokağa atmıştır.

Sanat artık bizi sokakta yakalıyor. Kendisini zamanında sokaktan alan o idealize edilmiş modern topluma olan öfkesini her köşe başında çekinmeden kusuyor, ne kadar korkarsa bu dışavurumdan, o kadar şiddetli yakalanıyor insan sokağa. Sokak başlarını sanat tutuyor artık zira.




24 Aralık 2010 Cuma

Çay, bir özge candır -2-


Çay kültürdür mirim. Çay bir özge candır.
Çay bazen babadır. Babası mahalleli olanlar iyi bilir; babayla beraber çay ocağına gidildiğinde, baba çay içer, çocuk oralet. Evde çocuk da muhakkak çay içiyordur ama o dışarıdaki ortamda çay aniden babacanlaşır, oraletin omuzuna elini koyar.
Çay çoğu zaman muhabbettir ahretliğim. Onu yudumlarken hayatı da çeker insan içine, diline vurur bu hayat doygunluğu. Hele bir de çorlulu ali paşaya gidip, Uğur’a 2 çay bir el-fakr nargile söyleyip muhabbete kurulduğun vakit; cümlelerin birbiri ile mukabelesi hiç bitmez. Muhabbet öyle kıvamlanır, öyle derinleşir ki, taş atsan sesi gelmez.
Çay sadece bir içecek değildir, bilirsiniz. Her alanın, nevi şahsına münhasır kendine ait çayı vardır. Mesela, oyun dünyasının çayı; tavladır. İki kişi oynandığı için hızlı oyna diyip sürekli dürten birileri olmaz, dingindir. İki el arasında 15 dakika muhabbet molası verildiği bile vaki olmuştur zira amaç; oyun oynamak veya yenişmek değil, muhabbete meyil vermek, el oyalamaktır.
Çay keyiftir, çay hayaldir azizim. Eminönü’nden vapura binip karşıya geçerken, çayını alır, gevrek simidini katık edersin, bir tarafta sur içi, bir tarafta kız kulesi. Deniz havası çaya ayrı bir tat katar. İnsanlar martılara attıkları simitlerdeki cömertliklerini bile, çaydan aldıkları sarhoşluk hissine borçludurlar. O keyfi, gurmelerin göz bebeği aşçıların çalıştığı lüks mekanlar bile veremez. Yanlış anlaşılmasın; bu bir züğürt tesellisi değil, sadece salt bir meşkkeşlik.
            Çay, içinde içildiği materyalin fiziki koşuluyla da mutlak ilgi odağımdır kıymetlim. Şu şarttır ki: çay ince belli bardakta içilir. Bazı edebi eserlerde, çayın bu özelliği hanımlara itaf edilmiştir. Bir erkek olarak mutlak ilgi odağımın en makbül özelliği ile bir çaykolik olarak bana en güzel tadma lüksünü veren bardağın en önemli özelliğinin aynı olmasının, beni ne kadar mesud ettiğini anlatmam mümkün değil. Ayrıca bu durum, çok maskülen bir ifade gibi durmuş olabilir ama bilakis, genel güzelliklere dair bir tespittir. Çünkü hanımlar divan edebiyatında cins-i latif olarak tasvir edilir yani; güzel cins. Cins-i latiflerin, en latif olan özelliklerinden birinin çayla olan bu kadim bağlantısı, hayatın genel güzelliklerine olan ilahi bir göndermedir bence. 

22 Aralık 2010 Çarşamba

Çay, bir özge candır -1-

Benim nazarımda şu açıktır ki: “Çay, kahveyi döver…”. Bu fikrimde ne kahvenin asabiyet yapıp ağız tadını bozmasının, ne de çayın rahatlatıcı, mayıştırıcı etkisi ile ağızda bıraktığı hoş tadın bir alakası yoktur. Benim ki tamamen “duygusal”.
            Duygusallık derken, kültürel durumlarından doğan en direkt serbest vuruşla söylüyorum bunu. Her kim ki; misafirlerini ‘kahve’ye davet ederse: “sadece yarım saat konuşalım, yorma beni, az dur sonra git!” demiş olur zira kahve, üst üste en fazla 2 bardak içilebilir (onlar da psikopat içicilerdir.), süresi takriben yarım saat sürer, verdiği mesaj açıktır. Buna karşın, çayda semaver veya demlik kültürü vardır (sallama çayları kuru fasülyeden sayıp, top bile atmıyorum, bu böyle biline.) Her kim ki; misafirlerini ‘çay’a davet ederse: “gel ne olursan ol yine gel. Gel, otur, saatlerce de gitme, ‘muhabbet’ edelim uzuuun uzuuun.” demiş olur.
Bu konuyla ilgili “kahve ile sohbet, çay ile muhabbet edilir” mottomu faizi ile çok severim. Konusunu güzelliklerden alan sohbetin olduğu yerde, muhabbet, muhabbetin olduğu yerde, muhabbetin kalbi ve resmi içecek sponsoru olan çay vardır.
Ayrıca çay saftır, şeffaftır, içi dışı birdir, açık sözlüdür, ince belli cam bardakta, görerek içilir. Kahve ise biraz hindir, ketumdur, içten pazarlıklıdır, porselen kupa bardakda veya fincanda görmeden içilir.
Ve çok sevdiğim bir diğer mottomla bu yazıyı sonlandırıyorum: “hem çay olduk, hem çayhane, hemdemliğimiz baki olsun ki; kıvamımız olsun şahane.

15 Aralık 2010 Çarşamba

O'nunla aramızdaki farklar

Aşağıda okuyacağınız yazı benim muhterem dostum, kardeşim, ahretliğim ve bu blogun insandan kaçan hümanist rumuzlu yazarı olan Bilal Habeş ile benim aramdaki farkları konu alacaktır. Aslında, burada geçecek olan “ben” ve “o”ların hepsi, belki de “sen” ve başka bir “o”dur yani bu yazı bizim üzerimizden genel bir dostluk bakışıdır.
O, fiziken noktadır. Ben ise virgül.
Onun sözleri hep noktadır, söyler ve cümleyi bitirir. Benim sözlerim ise hep virgüldür, sakız gibi uzadıkça uzar.
O, bir ortamdaki kadıdır. Ben ise soytarı.
O, asosyaldir. Ben ise onun sosyallik istihkakını bile yiyebilen bir sosyal oburum.
O, yalnız başına bir çatı katında gayet mutludur. Ben ise şimdiki zamanlı ve gelecek zamanlı bütün fiillerde yalnız kalmaktan korktuğum için ancak kalabalıkda huzurlu olabilirim.
O, çayı tek şekerle içer, orada bile yalnızdır. Ben ise konu çayken bile tekilliğe dayanamam, 2 şeker atarım.
O, müslümcüdür. Ben ise gayri müslümcü.
O, ihtiyacı olan şeyi aramayı sever, katkılara kapalıdır. Benim için ise mühim olan ulaşmaktır. Nasıl elde ettiğimi önemsemem.
O, kitapçıya gider raflardan kitap seçer alır. Ben ise kitapçılara giderim raflardan kitap seçerim, sonra gidip onun rafından alırım o kitapları.
O, buluşmadan önce telefonla araştığımızda, konuşmaya başlarsa “ne istiyorsun? ne getireyim?” veya “şunu getiriyorum haberin olsun” der. Ben ise, eğer konuşmaya ilk başlarsam “naber? nasılsın?” derim.
O, benim aklımda tutamadığım isimlerimdir. Ben ise onun yapamadığı hesaplarıyım.
O, sözel kafalıdır ama ağzı söz yapmaz, suskundur. Ben ise sayısal kafalıyımdır ama ağzım hep söz örer, gevezeyimdir.
O, gaddardır, insanları rahatça hayatından silebilir. Ben ise pragmatisttim elbet lazım olurlar diye el altında tutarım.
O, nargileyi her defasında yakar. Ben ise hep geri açarım.
O, evveldir. Ben, ahirim.
Bazı arkadaşlar vardır önce, kardeş olurlar. Sonra, ahiret’e kadar yoldaş olur, ahretlik olurlar. Ahretliğime saygılarımla…

10 Aralık 2010 Cuma

"uyanmak" üzerine

Bilhassa, son zamanlarda dikkatimi çeken bir şey var; uhrevi, tasavvufi eksende en çok dinlediğim 2 eserin, en çok dilime dolanan kısımları ortak bir kavramda buluşuyorlar: “uyanmak”

Ah nice bir uyursun uyanmaz mısın
  Göçtü kervan kaldık dağlar başında
dinle
  
uyan ey gözlerim gafletten uyan
  uyan ey uykusu çok gozlerim uyan
dinle

Uyanmak metafor olarak çok kullanılmış bir kavramdır aslında. Göz uyur, gönül uyur, dost uyur, su uyur, hatta düşman bile uyur ama marifet uyumakta değil uyanmaktadır azizim. Bence bilim adamları yanılıyorlar; insan, düşünen hayvan değildir. İnsan, kalben ve aklen uyanabilen hayvandır.
Uyanmak üzerine bu kadar fikri antrenman yapmamın sebebi muhtemelen, yakın dönemlerdeki şahsi eksikliklerimin, yoksunluklarımın, hissi yoksulluklarımın ve ihmallerimin artmasıdır. Gerçi bunlar, safi bana ait sorunsallar değil. Modern çağın, beşeriyete dayattığı, yağlı ilmeğini bulduğu ilk boğumda sıktığı rutin mağlubiyetler bunlar.

4 Kasım 2010 Perşembe

Bir Kaleci Güzellemesi.


Şenol Güneş

Benim saygı skalamda, bir müzik gurubunda hep bas gitaristler, futboldaysa kaleciler en büyük yeri kaplarlar. Bu iki tip adamların ortak özelliği; kalabalık bir zümrenin, arkasındaki dikkat çekmeyen, kalender üyeleri olmalarıdır.
Özellikle kaleciliğin, küçüklükten gelen bir yanlış anlaşılmışlığıyla başlar, bu zümrenin “saygı değer” hitabını alması. Mahalle maçlarında koşamayan, en kötü oynayan veya yaşı küçük olan veletler kaleye geçirilirler. Şayet, öyle bir “kötü” oyuncu yoksa, her gol yendiğinde kaleci değişir, hatta sırf kaleden çıkmak için kasten gol yiyen zat-ı sıfırın altında  muhteremlerin bile görüldüğü vaki olmuştur. Öte yandan, iş profesyonel futbol’a gelince kaleciler takımın arkasını toplayan, en güveniliri, genel olarak en olgunlarıdırlar. Hep rakip takım atak yaparken, yüzü onlara dönüktür, ataklara göğüs gererler. Kendi takımları atak yaparken ise, onları uğurlayıp, arkarından su döküp, el sallarlar. Takımının yediği her gol onların üzerine binen ruh yükü olurken, kendi takımı gol attığında ise ne ona teşekkür eden olur, ne de adı anılır taraftarlarca. Kendi takımının sayısına sahanın öbür ucunda tek başına sevinen kalender adamlardır kaleciler. Forması bile farklıdır. Diğer 10 oyuncu bir örnek giyerken, onlar farklı formalar giyerler. Bu farklılıklarına rağmen takım oyuncusu olmayı becerirler, “ben marjinalim, siz sefil sıradan oyuncularla aynı kıyafeti giymem” havalarına girmezler, onlar gibi davranıp takımın bir parçası olmayı başarabilirler. Sokak futboluyla, profesyonel futbol arasındaki bu değerlilik farkı, kalecilerin saygıya faizi ile şayan adamlar olmalarını sağlar.
Nerede, küçük yaşta kaleciliğe başlayıp, usanmadan, karizma derdine düşmeden, büyüyüp profesyonel kaleci olabilmiş birisi varsa, orada süper bir insan vardır.
Cláudio André Mergen Taffarel
      

2 Kasım 2010 Salı

panda sefası


Hani böyle sıcak havada, klimalı otobüse binersin de o serinliğe alışmana mükabil, otobüsten inince "laakk" diye sıcak hava duvarına çarparsın ve kuyruğunu kovalayan köpekler gibi geri otobüse girme isteğiyle arkana döndüğünde, kapının kapanmış, seninse çok geç kalmış olduğunu fark edersin ya, işte öyle üzülüyorum; bu pandaların iktidarsızlığından doğan en direkt serbest vuruşun golü olan nesillerinin tükenmesi sorunsalına.
            Pandaların dünya üzerindeki nüfusu 1600 kadar, yani; bu yanakları mıncıralası hayvanların nüfusu, sempatik olmak için onun silüetini logo veya reklam görseli olarak kullanan şirket sayısından daha az. Tabi ki ben bu yazıyı pandaların tembelliklerinin üzerinden, iktidarsızlıklarıyla dalga geçmek için yazmıyorum. Nüfus azlığının ne menem bir şey olduğunu bana fark ettirdiklerine, teşekkür etmek amaçlı yazıyorum. Ne zaman dünyanın her hangi bir yerinde bir panda doğsa, beşeriyetin içi huzur dolar, saçma sapan bir gülümseme çöreklenir suratlara, meraklar yönelir yeni doğmuş pandaya. İsimler konulur ona, hatta Türkiye’de adının sonuna –cik –cık eki konur, Brezilya’da –inho. Ya kediler, köpekler ve atlar gibi nüfuslu, güzel ve şirin olsalardı veya  damla balığı, yıldız burunlu köstebek veya aye aye gibi çirkin hayvanlar olsalardı kimse iplemeyecekdi onları.Doğurdu mu? Öldümü kaldı mı? tey tey tey...
            Demek ki; Bulunmaz hint kumaşı sendromu sadece insanlarda değil hayvanlarda da oluyormuş, ilgi ve sevgi üzerinde olunca şımarıp, iş savsaklamak yaratılanların doğasında varmış.
            Rahat bırakın şu hayvanları artık! Çiftleşsinler diye gözlerinin içine bakınca şımarmalarına artı olarak, belki de utanıyorlardır. Dön arkanı çekik gözlü hanım teyze. Edep ya hu!

2 Ekim 2010 Cumartesi

Şiddeti Öven Bir Yazı

Öncelike şunu söylemek zorundayım; biz insanlar içimize üflenmiş ruhla beraber gelen, hissetme, kannat kullanma ve saçmalama gibi insani özelliklerimizi bir kenara bırakırsak, “hepimiz hayvanız!”. Özellikle şuursuzlaştığımız anlarda, yani 'insan mantığımızı' kullanım dışı bıraktığımız anlarda, hayvan reflekslerine ve iç güdülerine sahibiz. Şüphesiz ki; hayvani ve insani özellerimizin rot-balans ayarlarının sağlam olması sürüş zevki açısından şarttır.
            Modern çağın yaşken eğdiği biz insanların, eğilen bükülen, yanında kuru olmadan bile yanan iç güdülerimizden bir tanesi de şiddete olan eğilimimizdir. Bahsi geçen modern çağın yan etkilerinden biri de işte bu noktada ortaya çıkıyor. Bu tırnak içerisinde modern zımbırtısı, yaşayanlarını şiddet parametresiyle “pısanlar” ve “pıstıranlar” olarak 2 katagoriye ayırır.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

İstanbul Sorgusu


Söyle bana İstanbul, Yahya Kemal Beyatlı'yı dinledim ve her tependen baktım sana; Yetmedi. şapkamın altından, gazetenin kenarından,çay bardağının arkasından, dikenli tellerin arasından, sokağın iki tarafına gerilmiş ipe asılı çarşafların arasından bile baktım; Olduramadım. Lütfen söyle bana Aziz İstanbul: Neden bu kadar seviyorum seni? O kadar evliyanın konaklamak için seni seçmesinin sebebi nedir? Hadiste kelam edilme mertebesine ulaşmanın hikmeti ne? Devletler seni kendilerine başkent yaparken, kalpler neden başkentlerine neden seni koyar? Tamam... Tamam... Susuyorum İstanbul. Madem ayrılacağız, oturda bir çay daha içelim. Hatta, çayım ol istersen veya bardağım. kabül edersen, şekerim ol... Sen bilirsin İstanbul neyim olursan ol, ama ol yeterki. Yanımda ol... Yanımızda, yamacımızda ol...

21 Mayıs 2010 Cuma

Meşruiyet vs. Kanunlar


Adalet, kanunlarla çerçevesi çizilmiş bir kavram mıdır? Yoksa toplum vicdanındaki meşruluk hissi midir? Tabi ki, yüz yıllardır tartışılan bu konuyu uzmanlık alanı bu olmayan ben, açıklamaya veya üzerinde fikir yürütmeye çalışmayacağım zira bu sorunun cevaplarından bazılarının, insanları götürdüğü noktaların birleşiminden, ne yazık ki çocuk kitaplarındaki gibi kedi veya fil değil de, felaketler çıkıyor. Elbette adalet, sadece resmi yazılı yasalarla sınırlandırılabilecek bir mefhum değildir, aynı anda toplumdaki meşruluk aksı ile bir bütündür. O zaman bu soruda ki insanları tırnak içerisinde italikle yazılabilecek olan, suça, yönelten nedir?
Bu soruyu, evinde sakince oturan akil birine sorarsak muhakkak: “ikisi de önemlidir. Kanunların amacı toplum vicdanındaki meşruluğa ulaşmaktır” benzeri sözler söyleyecektir. Bir hakimin veya avukatın ise: “kanunlar her zaman meşrudur. Adalet kanunlarla sağlanır.” demesi kuvvetle muhtemeldir. Sorunun,  asıl ‘sorun’ olmaya başladığı an, bu soruyu tavuğuna kışt denmiş, çok sevdiği özel isme bile sahip olan arabası çizilmiş, küçük çocuğu, büyük çocuklarca dövülmüş, kızı bir pedofilin malum fiillerine maruz kalmış veya üç kuruş için annesi öldürülmüş birine sorulduğu andır. Kendi adaletini kendi dağıtma fikri, kısasa kısas mantığı, modern çağdaki en büyük düşünsel sorundur belki. Kendisine yapılan ve haksızlık olduğunu düşünen, canı yanmış biri için kısasa kısas, gayet mantıklı bir çözümdür. Kanunlar onun gözünde hep yetersizdir. Yaptığı ise oldukça meşru görünür gözüne.
Durumu dramatikleştirip duygusallığı ön plana, mantığı alt belleğe atmamak için; büyük bir dramı değil de, daha ufak gibi gözüken bir örneği incelemek lazım. Bunun için kullanacağım mafsal, 2007 yapımı Gürültü (the noise) filmi olucak. Kısaca film; yaşadığı kenti çok seven, evli ve çocuklu olan standart bir adamın, şehrin gürültüsüne daha fazla dayanamayıp, gürültü üreten her şeyi yok etmeye başlamasını anlatıyor. Karakter, her çalıpta susturulmayan alarmı, polisin müdahalesini yetersiz ve etkisiz kabul edip, arabaların camlarını kırıp, imha ederek susturmaya başlıyor ve bu eylemler arkadaşları ve ailesi ile arasını açmış olsa da, kentte bir sürü takipçisi, taklitçisi ve hayranı olmasını sağlıyor. Şimdi; bu adamın yaptığı ne kadar adil olarak kabül edilebilir? Veya meşru mudur? Hangi taraftan bakınca meşrudur? Sesten rahatsız olan, o sesler yüzünden çıldıracak konuma gelen ve tek yaptığı kendisini rahatsız eden o sesleri cebren ve hile ile yok etmek olan adamın yaptığı meşru mudur? Veya her şeyden habersiz, bir fast food lokantasından yemeğini alırken, şehrin doğal gürültüsünden dolayı alarmı duyamamış, yemeğiyle birlikte döndüğünde, arabasının ön kelebek camını kırılmış, alarmını sökülmüş olarak bulan adamın düştüğü durum adil midir?
            Bazen yasaların yetersiz kaldığını düşündüğüm zamanlar olur. Bir kısmında da haklı olduğumu iddia da etmişimdir. Adaletini kendi dağıtma, hayatının tanrısının kendisi olduğunu düşünme, hem savcı, hem hakim, hem de cellat olma fikri, kulağa hoş gelmiyor değil. Ki ben bu düşünceyi aklımdan geçirdiğim an, her an bir kan davasını sürdürebileceğimi fark ettim. Doğru ya, birisi benim tavuğuma kışt derse, ben de onun tavuğunu kesebilirim. Kanunlar benden daha mı iyi adaleti sağlıyacaklar?