25 Ağustos 2011 Perşembe

KELİMELER ÇIPLAK




Çıplak.

Çıplaklık utandırır.

Teniniz, yaralarınız, izleriniz, belki var olan doğum lekeleriniz, göstermek istemedikleriniz çıkar ortaya.

Ya sonra?

Organ dizilişleriniz farklı olabilir lakin bu çıplaklğınız ile belli etmez kendini. Çift yerine tek böbreğiniz, sol yerine sağa yakın, içi boş, içi dolu, içi taş kalbiniz olabilir. Bunu siz dile getirmediğiniz sürece kimse bilemez.

Bu sebeple dile getirip; yazdıklarımız okuyanlar karşısında çırılçıplak bırakır bizi. Çünkü tam da anlatmak istediğinizi yazarsınız. Konuşurken olduğu gibi gevelemez, kafa karıştırmaz, sağ gösterip sol vurmazsınız kolay kolay. Ne ise odur.

Açık, yalın, çıplak.

Kat kat giyilen kıyafetlerden daha çıplak bırakır kelimeler. Gözün içine bakıp kavramaya çalışılanlardan daha anlamlıdır yazılan cümleler.

Şimdi kelimeleri giyme zamanı.

5 Ağustos 2011 Cuma

merhaba kabak çekirdekleri ve kendini kabak çekirdeği hissedenler. bu sizin hikayeniz

hayatınızdaki buruşma ve uyuşma hislerinden kurtulmaya hazır mısınız? sadece çekirdek olarak anılmak sizin de hakkınız değil mi? kabak yan sanayisi olmak artık eskide mi kaldı diyorsunuz?

bütün sorulara evet yanıtını verdiyseniz şayet sizi bu tarafa alalım. neniz var kuzum? nasıl böyle sorunlarınızı benim çözebileceğimi düşünürsünüz? bunlar, tamamen sizin aidiyetlerinizle, fıtratınızla, fiziki şartlarınızla ve kabul etmeseniz dahi tercihlerinizle alakalı sorunlar. bunlarla ilgili yetkili ve etkin mercii ben değilim. şimdi alt kata inip Ergin beye danışın.
Yüzünün niyeti bir aşk çiçeği
Bir kalkışma yüreğindeki çiçek
  -Ergin Günçe
evet ben de sizi bekliyordum kabak çekirdekleri. zaten şu üst katta ki beceriksizin çözemedikleri yüzünden her kabak benim başımda patlıyor. ah pardon. lütfen siz üzerinize alınmayın. ne diyorduk özlük özelliklerinizden şikayetiniz vardı galiba değil mi? bir bakalım neler yapabileceğimize. fıtratsal konulara dünyevi şartlarda çaremiz yok. bir kere onu unutun. sonra başıma gelip vay efendim ben niye değişmedim, vay efendim sen ne beceriksiz bir adamsın falan demeyin. e mi benim güzel kabak çekirdeği kardeşlerim? hayatınızdaki buruşukluk ve uyuşukluk hislerine bir çözüm bulabilirim, hatta yetmez bir taşla da iki kuş vururum, kabak çekirdeği yan sanayi hissinizden yani toplum dayatmalarından da kurtarabilirim sizi. ohhh mis. şimdi gelelim atacağımız taşa: gidip bir ayçiçek çekirdeği bulmakla işe başlayın, ona içinizi açın, çekirdeğinizin özünü, tuzsuz yerlerini, yani yüreğinizi açın ona -bir kabak çekirdeğinin kalbi orasıdır heralde di mi?- neyse konumuza dönelim. ne diyorduk? heh ayçiçek çekirdeği. ayçiçek çekirdeğiyle ortak noktanız çekirdek sahibi olmaktır, aşk gibi bir duygu sizi metal yüklerden, iç hesaplaşmalardan, fesat gözlerden ve tutuk kabuklardan kurtarıp, size çekirdekliğinizi geri verebilir. bu da sizi özgürleştirecektir. ha bir de bu hissi yoğunluk ve önüne set koymadan salt içini gösterme hali; hayatınızı da güzelleştirip buruşukluk ve uyuşukluk hislerini de sonlandıracaktır. bu kârı da koyduk cebe, etti mi size iki kuş?
haydi hayırlı çitlemeler.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Putör İbrahim’in Alamadığı Subliminal Mesajların Hikayesidir


“Sfenks!” diye ünledi bir anda “seni adi kum yığını karı, ne de güzel otuyorsun öyle” kafasını öne eğerek devam etti lafına “ah keşke Mısırlılar da değerini bilseydi senin, civarında çikolata, ciklet çöpleri hiç yakışıyor mu sana?”. benim odaya girdiğimi fark etmediğini anlayınca, içimdeki piç veleti durduramadım. arkasından sinsi bir mağaza tezgahtarı gibi yaklaşıp “kırılsın putlar, oynasın Sfenks!” diye haykırdım kulağına. vay arkadaş nasıl bir insan hiç görmediği bir yapıya aşık olabilir ki. gerçi hakkını da yemeyeyim, ansiklopediler ve hazreti google ile koordineli çalışması sayesinde, her köşesini biliyor olabilirdi Sfenks Heykelinin. her ansiklopedinin ilgili harf ve sayfasında dolaşmış, google images’de kötü çözünürlüklü dahi olsa her resmine bakmış, google earth’deki yuvarlak dünya üzerinde (dünya’nın yuvarlak olduğunu oradan öğrendi muhterem) iki mouse darbesine, eliyle koymuş gibi bulabiliyordu Sfenks’ini, tek taş pırlantasını. cidden aşıktı ona. yanına bir varsa ah bir varsa taşını toprağını öpecekti.

muhterem dostum, ev arkadaşım, çatalkaram, çingenem simgeselleştirmeleri ve putsallaştırmaları iyi bilirdi, becerikliydi bu konuda. sadık bir putördü hatta. bu işe sanatçıların “fun clup” üyesi olarak başlamıştı, sonraları değişik futbol takımlarına fanatik taraftarlık yaptı. zaman ilerleyip üniversiteyi kazanınca daha ‘entel’ putlar yarattı kendine. mesela bir dönem ideolojilere taktı kafayı Che Guevera t-shirt’ü, şapkası, şortu, pantolonu, çantası, posteri ve bilimum ıvır zıvırıyla doluydu envanteri. Che’nin kemikleri sızlıyordur şimdi.

rüzgar nereye esse oraya dönen yapısı gereği bir dönem islama da yöneldi. hatta bir ara birlikte Cuma namazına bile gittik. çıkışta içimdeki piç velet yine dürttü beni ve haddim olmayarak bir sınava tabi tuttum dostumu. “ya hu” dedim “İslamın rengi ne renk?” garibim gururla yanıtladı, cevabından emin ya: “yeşiiil”. Allah affetsin o an tutamadım kendimi yapıştırdım ensesine şaplağı “nah yeşil!” dedim “islamın rengimi olur ulan!”. baktım ki bozuluyor işi şakaya vurdum “kırılsın putlar, görünsün altın varaklar.”

benim muhterem dostumun geleceğini görmüş olacak ki, pamuk validesi adını İbrahim koymuş. belki Asaf Halet Çelebi’yi rüyasında görmüştür. kim bilir, belki de annesi Asaf Halet’e “sen söylersen dinler bu çocuk. bir şiir yaz ve benim İbrahim’im de dinlesin” demiştir. “vur patlasın, put kırılsın” demiştir içinden de.

kapitalist simgelere, marka değerlerine ve uhrevi putlara seslenmiş Asaf Halet, amma velakin kapı duvar. bari annenin subliminal mesajını dinleseydin be İbrahim. sonun böyle mi olacaktı.
Hay bin Sfenks!

İBRAHİM

ibrâhîm
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim

güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrâhîm
güneşi evime sokan kim

asma bahçelerinde dolaşan güzelleri
buhtunnasır put yaptı
ben ki zamansız bahçeleri kucakladım
güzeller bende kaldı
ibrâhîm
gönlümü put sanıp da kıran kim

 Asaf Halet ÇELEBİ

10 Haziran 2011 Cuma

Kim Ki (Bu) Duk ?

gafsa-natacha atlas

Kim Ki Duk Güney Koreli bir yönetmen olup, Dünya Festivalleri’nin filmlerini dört gözle beklediği, hayata farklı açılardan bakmayı başarabilmiş ender gözlerdendir. İşin ilginç yani hiç sinema eğitimi almamış ve başka bir yönetmenin yanında çırak olarak çalışmamıştır. Yoksa gerçekten; eğitim adı altında dayatılanlar üretkenliğimizi baltalamakta mı, Kim Ki Duk’tan sonra tekrar üzerinde düşünülmesi gereken bir soru olarak karşımıza çıkmakta.

Eğer hâlâ Kim Ki Duk ile tanışmadıysanız, sizi onun filmleri ile tanıştırma şerefine ermek isterim.

Durun bir dakika, filmi başa saralım. Benim onun filmleri ve belki de ilk izlenmesi gereken ile tanışmama gelelim. İlk olarak başka bir filmini izlemiş olsaydım, diğer filmlerine önyargı ile yaklaşabilirdim ama doğru filmi; doğru zamanda karşıma çıktığı için şanslıyım.

Bir yurt odasında; yatağın üstüne sığabilecek maksimum sayıda kızın sıralanıp, masa üstüne yerleştirilen diz üstü bilgisayarında yarı konsantre bir şekilde film izlemesini hayal edin. İşte bu yarım yamalak koşullarda bile izlemek çarpabiliyorsa insanı; sessiz, karanlık, kocaman bir sinema perdesinde izlemek nasıl etkileyecekti kim bilir…

Bazı filmler vardır hani yeniden izledikçe sıkmayan, farklı farklı anları yakalamanıza sebep olan, işte Boş Ev ( Bin-jip ya da 3-iron) onlardan biri. Çok az diyalogla çok şey anlatmayı başarabilmiş yönetmen filmde. Öyle ki,şu benzetmeyi yapsam abartmış olmam; meşhur bir müzisyenin doğru zamanlarda, doğru notalara dokunup ruhunuzu okşayan besteyi çalması gibi; yönetmen de sessizliğin bolca hakim olduğu sahnelerde duygularınıza, en doğru yerinden dokunabilmiş.

Kim Ki Duk filmlerinin özelliği popüler kültür filmleri gibi hızla tüketilecek yapıda üretilmiş olmamasıdır. Filmlerini izledikten sonra ; düşünmek, arkadaşların aynı sahneden ne anladıklarını , ne anlatılmak istenmiş olabileceğini tartışmak gerekebilir. Zira her izlediğinizde farklı şeyler anlamış olmanız, sizden kaynaklanmaz. Bu yönetmenin izleyiciyi vurma taktiğidir.

Filmin konusuna değinip , konunun ne olduğunun bilinerek filmin izlenmesinden yana değilim. Filmi izleyip, kendi konunuzu belirlemenizden yanayım. Ana taslak tabi ki; aynı olacaktır fakat, onu farklı kılacak size hissettirdikleridir. Bir apartmandaki dairelerin planları aynı olmasına rağmen, onları farklı kılan içlerine yerleştirdiğimiz detaylar, ardından da hissettirdikleri değil midir zaten. Filmin detayları her birimizin kafasında ayrı ayrı şekillendiğinde; Kim Ki Duk işini tam not yapabilmiş olacaktır.

Filmin çok meşhur müziği de gözden kaçmamalı. Kim bilir belki de; sadece müzik ilginizi çeker ve izlemek istersiniz.

Sevdiğim şeyleri hemen tüketebilme özelliğine sahip değilim. Kim Ki Duk filmleri de bunlardan. İzlediğim kadar izlemediğim filmi var. Doğru zamanda, doğru mekanda karşılaşmak istiyorum onlarla. Bir gün gelecek Kim Ki Duk filmlerinden oluşan bir koleksiyon ile kapımı çalacak biri. Kim bilir belki o gün, tüm filmleri izlemek için uygun gün olacak.

Ayrıca filmin afişinde de yazdığı gibi; ‘Hepimiz, kilitlerimizi açacak kişiyi bekleyen birer boş ev’ değil miyiz zaten...

9 Haziran 2011 Perşembe

I Saw the Devil, Akmareul boatda /Jee-Woon Kim (2010)



Chan Wook Park'ın Cut'ı ve David Fincher'in Seven'i birleşmiş ve bol kan sosuna bulanmış bir hard film karşımıza çıkmış.
Bu filmi izlerken aklıma, intikam isteyen iki kişilik mezar hazırlasın sözü geldi. Kimi sahneler izlenemeyecek kadar ağırdı. Oldboy tipinde bir film bekliyordum ama bu film tamamen canavarlaşmış ruhlar üzerine. Her insanın canavarlaşabileceğini, intikam-adalet çizgisinin ne kadar silik bir düzlemde olduğunu gösteren bir film.
Havada uçuşan bedenler, her sahnede fışkıran kanlar, insanlığa dair tek karenin olmadığı bu filmde, özellikle filmin yarısından sonra hızlanan temposuna ve sizi merakta bırakmasına rağmen, durup düşündüğünüzde size hiçbir şey kazandırmıyor. Son sahne bile istenilen etkiyi yaratmıyor.
Acıyı, korkuyu, insanlığı bilmeyen bir adama onun gibi olarak hangi dersi verebilirsiniz?! Cezayı ailesine kesmek size yapılanın aynısını onlara yapmak demek değil mi? İnsan hangi noktadan sonra intikamı yeterli bulur? Yaptıkları vicdanını rahatlatabilir mi? Doğru nedir?
Kötülüğün illa da bir felsefeye sahip olması beklenmez ama kötülüğü anlattığınızda bunu bir temele dayandırmalıdır insan. Kötülüğün doğasını anlatıyorsanız, keyif almak, intikam... bu kadar bedenin ve kanın ardında bir de söyleyecek sözünüz olmalıdır. Bu film, canavar ruhları anlatıyor evet ama en önemli eksiği kötülüğün doğasına yönelik hiçbir tahlilde bulunmamış olması.
Çok gerçekçi kareler filmin başarılı yönleri. Özellikle Min-sik Choi'nin performansı harika. Ancak şunu söylemeliyim, eğer bu tarz filmleri izleyebiliyorsanız başına oturun.
Yine diğer başarılı yönü filmin, kamera çekimleriydi. Başlangıçta, bir an Kayıp Otoban tarzında bir filme giriş yaptığımı düşündüm. Ciddi anlamda birçok sahnede kamera çekimi çok başarılıydı. İçerden dışarı bakan kamera, dönen kamera, geniş açı çekimler, uzaktan yakına çekimler...
Jee-Woon Kim, eğer, filmi daha felsefi ya da tematik bir çerçeveye otursaydı -Oldboy gibi-; Şeytanı Gördüm, çok daha nefis, kült bir film olmaya aday olurdu.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Sarhoş Atlar Zamanı / Zamani barayé masti asbha (Bahman Gobahi, 2000)



Bahman Gobahi'nin belgesel havasında kimi yerlerde minimalist bir üsluba yaklaşan filmi. Annesiz ve babalarının ölümünden sonra da ebeveynsiz kalan beş kardeşin dramını anlatan yapımı. Fazlasıyla gerçekçi, hiçbir profesyonel oyuncu olmadan, sadece hâli anlatarak çözüm ya da neden sunmayan bir yapıt.

Madi'nin hastalığı, sınırda kaçakçılık yaparak para bulma ve kardeşini ameliyat ettirme derdinde Eyüp, olayları aktaran Emine, evlenip giden ablaları ve henüz küçük bir kardeş daha.

Süzsüz, yalın, müziksiz. Kenarda, kıyıda kalmış sınır kasabasındaki insanların yaşamı. İzlerken eğlenmeyeceksiniz, hiçbir yapmacıklık görmeyeceksiniz, olandan fazlasıyla karşılaşmayacaksınız.

Bir yerlerde, bilmediğimiz ve bilmekten kaçındığımız hayatlar, bilmediğimiz zorluklarla aynı şeyleri her gün yaşamaya devam ediyor. Yapılması gerekense, penceremizin yönünü oraya çevirip görmek istemediğimiz gerçeklerle yüzleşmek. Yüzleşileni abartmadan, olduğu ve gösterildiği gibi görerek.

Tümüyle gerçeklere yaslanan bu film, anlatabileceğiniz şiirsel hiçbir cümle sarf edemeyeceğiniz, kameranın çıplak gerçekliğe yüzünü çevirdiği, hayatta tutunmaya çalışan insanların çabalarına odaklanan bir film. İnsan tahliline girişmemiş, doğru-yanlış sorgulamasına girmemiş, gelenek-din-kültür… öğelerine yaslanmamış. Ne evlilik ne ölüm ne köy hayatı… Olan sadece hayatta kalma çabası.

Sarhoş Atlar Zamanı, Gobahi'nin 2000 yapımı, ilk uzun metrajlı filmi ve Cannes'te Altın Kamera ödülü almış bir film, başka birçok ödülün de sahibi. Farklı bir duruş ve sinemanın cafcaflı perdesine karşı bir karşı-duruş.

Not: Filmi izlememi tavsiye eden Beşir Eymen Beyefendiye teşekkürlerimi iletirim.

6 Haziran 2011 Pazartesi

Külahımın Anlattıkları -1-


Sene, mühim olmayan bir güneş yılı.
ıssız bir adadayız üç şeysiz, dört başımıza.
külahlarımızı koyduk önümüze
günahlarımızdan konferanslar yaptık
kalabalığa hitabetimiz iyidir vesselam.
 Başladı anlatmaya koca minyon:

“hırsızlık, madrabazlık, düzenbazlık, hayırsızlık ve kaygısızlık gibi -zlıklı meslekler, çok büyük meziyetler istemez aslında. ki ben bu mesleklerden, hırsızlık olanında doktora tezini vermiş, efsane olma yolunda ilerleyen, bir hırsız olarak söylüyorum ki; azıcık hayal gücünüz varsa çok da şahane bir hırsız olabilirsiniz. -bu arada, bu “hırsız” kelimesinin söylenişi bile, çok iğrenir gibi değil mi? ayıp oluyo ama biz de insanız. daha az iğrenilen bir isim, bizim de hakkımız. neyse, konuya dönelim-

gelelim hayal gücünü mesleğimizde nasıl kullandığımıza. şimdi efenim şöyle bir şey var ki; kapıdan, bacadan veya pencereden fark etmez. ev bu, girecek yerler kısıtlı, orada fantezi denemeye gerek yok, paşa paşa düzgün yollardan girin evlere. bizim hayal gücümüzü, yakalanma ve kaçma anlarında kullanmamız lazım.