16 Şubat 2011 Çarşamba

Bab' Aziz / Nacer Khemir


Bu filmi izlememe vesile olan Bilal’e ithaftır, eleştirileriyle hatalarımı gösteren Sevgili Dost’a...


Bir rüyanın içine girdim, başka bir rüyada nefes alıyorken. Çöl seslenirken gizini aramaya, ney sesi üflüyor ayrılık acısını ruhuma. Kays’ı çöllerde arayan Leyla’yım, Leyla’yı göremeyen/tanıyamayan Mecnun’um şimdi. Bir hikayenin içinde dinleyen, bir mesnevinin içinde gözleyen, bir masalın içinde çocuğum şimdi. Kapılar açılsın ve Bab’ Aziz anlatılmaya başlansın şimdi.
Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır.
Fırtına diner, İştar dedesinin yüzündeki kumları temizler, sonra tutar dedesinin ellerinden, -onun gören gözüdür- onu buluşacağı yere götürürken yol arkadaşı olur. Aslında tersidir, dedesi tutar İştar’ın ellerinden- onun gören kalp gözüdür- onu buluşacağı yere götüren yol arkadaşı olur. Bu yolda İştar’ın öğreneceği çok şey vardır ve bu yol, uzundur.
Masumiyet ve hikmet el eledir, başlangıç ve son, hayat ve ölüm.
Yalnız başına gidemez misin?, der çocuk. Yolumu bulurum, der yaşlı. Ama ya kaybolursan!, der göz. İman sahibi asla kaybolmaz benim küçük meleğim, der irfan. Mutmain bir nefs asla yolunu kaybetmez. Peki toplantı nerede, der masumiyet. Bilmiyorum, der hikmet.
Diğerlerinin de bilmediğidir bu. Sadece yürümek gerekir, yürümek. İnsan yeterince yürürse, sonunda bir yere ulaşır çünkü.
Kumları temizleme sahnesi, yönetmenin bu filmi yapmasının amacını gösteren bir metafordur: Yüzü kumlanan, gözleri görmediği için yolunu bulamayacağı düşünülen yolcunun hakikatini, bunu anlayamayanlara anlatmak. İştar’ın bakışı, bu yüzden yönetmenin bakışıdır. Onu anlamak kadar -sadece gözleriyle görmek değil-, yüreğinin gözleriyle görmek, görebildiğini de aktarmak ister. Ama bir yere kadar yolları aynıdır. Biri anlayandır, diğeri aktaran. İştar’ın yolculuğu da bir noktadan sonra ayrılır Bab’ Aziz’den. Aradıkları farklıdır, gördükleri farklı, hissettikleri farklı. İştar dedesinin anlattığı hikayeleri seven, sorular soran ve anlamaya çalışan meraklı, küçük bir çocuktur. Bu yüzden film, hikayelere, masala ve kelimelere dayanır.
Altı hikaye vardır filmin içinde:
Evvel zaman içinde, zamanımızdan aylar aylar önce…
Ve başlar hikayeler sızmaya filmin içine. Tasavvuf, hikayeler ardından sunulmaya başlanır. Mesnevi okuyor gibi olursunuz. Bilmiyorsanız metaforlara yüklenen anlamı, içine giremeyeceğiniz bir dünyada yürüyorsunuzdur artık, sadece görüntülere takıldığınız. Çölde, gece, içi ısıtan en güzel sıcaklık, kelimelerdir. Bu yüzden film, sessizlikle yol almaz, kelimelerle var olur. Amacı içi ısıtmaktır dolayısıyla da anlatacak çok öyküsü vardır. İştar’ın içinin ısınması için dinlemesi gerekir, merak etmesi, yolculuğun sonuna kadar devam etmesi. Film böylece, bu hikayelere yüklediği anlamı da açıklamış olur.
İlk hikaye: Prens
Bir prens bir atın peşine düşer; gözleri değer ceylanın, prensin ceylan kadar güzel gözlerine ve başlar yolculuk gizin peşine. Kaybolur Prens çölün gizeminde. Şehir, ışıklarla düşer kaybolanı aramaya. Aranan bulunur ama bulunan kaybolan değildir. Zahiren odur da batinen o değildir.
Bir suyun kenarında kendi suretini izlemektedir Narkisoss gibi.
Sence suyun dibindeki tezahürünü mü seyrediyor, der Prens’in mabeyncisi. Belki de gördüğü tezahürü değildir. Yalnızca âşık olmayan kendi tezahürünü görür orada, der derviş. Öyleyse ne görüyor? der mabeynci. Cevap gelir dervişten, Prens’in bakımını üstlenerek onu yalnız bırakmayan tek insandan:
O şimdi kendi canını seyretmede.
Sonra terk eder herkes Prens’i -yaşlı derviş hariç-, uyandığında dervişten geride sadece hırkası ve asası kalmıştır. Manevi dünya için maddi dünyadan vazgeçen Prens, dervişin kıyafetlerini giyerek kaybettiğini aramaya başlar. Prens aslında Bab’ Aziz’in gençliğidir, bir ceylanı -İbrahim Ethem gibi gözleri bambaşka aleme açmanın simgesidir- takiple başlayan, maddi aleme kapanırken manevi aleme açılan gözlerin sahibi bir yolcudur o. İştar’a biz birbirimizi uzundur tanıyoruz, derken aslında Prens hikayesinin kendi hikayesi olduğunu açıklar Bab’ Aziz izleyene.
İkinci Hikaye: Osman
Baba mesleği olan kum taşıyıcılığı yapan Osman, babasının ölümünden sonra bu işi bırakıp kumsuz bir ülkeye gitmek için para biriktirir. Ayrılmadan önce, en iyi müşterisi Katip’in mektubunu götürmesi gerekir. Yasak aşkın ulağıdır, gözlerinde şehvet vardır mektubun ulaştığı kadının yanındayken. Kadının kocasının gelmesiyle kaçarken kuyuya düşer ve farklı bir aleme geçer. Bir saraydadır ve aşık olduğu Zehra’yı görür orada. Zehra onu çölde yanan ateşe bakmaya gönderdiğinde orada sadece yanan bir palmiye görür, başka hiçbir şey göremez. Arar durur ama bir de bakar ki ne Zehra kalmıştır, ne saray. Bir damla suyun peşindedir, Bab’ Aziz onu nehre davet eder. Ancak filmin sonunda Osman’ın hikayesine değinilmez ve biz onun bir damla suda mı kaldığını yoksa nehre mi vardığını bilemeyiz.
Üçüncü Hikaye: Zeyd-Nur
Uluslararası ilahi söyleme yarışmasına katılan Zeyd, birinci olur ve yarışmacılar tarafından muhabbet meclisine davet edilir. Meclisin başında bir genç kız/Nur vardır okunan şiirleri dinleyen. Nur’la o geceyi birlikte geçirirler, çünkü okuduğu şiir, Nur’un kaybettiği babasının şiiridir. Bunu babasından işaret olarak algılayan Nur, sabah kestiği saçları ve geride bıraktığı kedisiyle Zeyd’i terk eder, babasını bulmak için. Zeyd de onu bulmak için yollara düşer. Zeyd’in aşkı, bir insana duyulan aşktır, Bab’ Aziz bunu, herkesin yerine getirmesi gereken bir görev vardır, diye açıklar. Çünkü herkesin payına düşen aşk, ilahi aşk değildir. Herkes dünya çölünde kaybettiğini arar, ama herkesin kaybettiği farklı farklıdır. Pervane olmak herkesin payına düşmez.
Dördüncü hikaye: Hüseyin- Hasan
Camiden çıkmayan Hüseyin’in, meyhaneden çıkmayan ikizi Hasan. Hüseyin, ölmeden evvel ölmeyi tercih edenlerdendir, Kızıl saçlı dervişin yardımıyla. Neden ölmeyi tercih ettiğini anlamak için, görüntü kadar arka planda çalan müziği ve içinde geçen dizeleri de dinlemelidir izleyici:
Zaman neşelidir / Biz ikimiz vuslata erince / Sen ve ben / İki ayrı suretiz / Fakat tek bir can / Sen ve ben / Sen ve benden kayıtsız / Aynı neşenin sevinci.
Sonra Hasan çöllere düşer, kardeşini öldüren Kızıl saçlı dervişi aramak için, kendinden geçmiş ve çırılçıplak kalmışken çölde, derdin, kederin, intikam ateşinin içinde kaybolmuşken, hayatından vazgeçmişken, intikam almak istediği derviş tarafından kurtarılır ve kardeşinin ölümünün kardeşinin tercihi olduğunu öğrenir. Aslında burada, Hasan ve Hüseyin, ruh ve nefis gibidir. Ruhun yokluğunda, nefsin payına düşenin ölüm korkusu ve çaresizlik olduğunu; nefsin, dünya çölünde yapayalnız ve kaybolmuş bir şekilde amaçsız dolaştığını hissederiz; biri olmadan diğerinin neşeden yoksun kaldığını ve kaybettiğini bulamadan o neşeye bir daha asla sahip olamayacağını. Sonuçta ruh ve nefis, tek bir can değil midir?
Beşinci Hikaye: Kızıl Saçlı Derviş
Filmin başında sema ederken kendinden geçen, kendini mecnun gibi aşka adayan, “Canınla süpür cananının eşiğini, ancak o zaman gerçek aşık olursun.” diyerek canından, canan için vazgeçen bir derviştir. Pervanedir, aşktan yanan. Filmin içinde ama dışındadır/filmden bağımsızdır aynı zamanda. Her yerdedir ama hiçbir yerdedir. Varlığı, bir hikayeye dayanmaz diğer kahramanlar gibi. Bir hâlin aktarımıdır o. Aşkınlığı temsil eder.
Altıncı Hikaye: Bab’ Aziz-İştar
Tüm bu hikayelerin merkezinde duran, onlarla yolları kesişse de, farklı bir yoldan yoluna devam ederek kendi yolculuğunu yapan kör derviş Bab’ Aziz. Torunu İştar’la dervişlerin toplantısına katılmak için yolculuk yaparken aslında o, hayatının en önemli anına yolculuk etmektedir: Düğününe, doğumuna, kavuşmaya. Yeni bir hayata doğmak için, dolma vaktini bekleyen kabrini aramaya çıkan derviştir o. Kaybettiğini bulma anıdır ölüm. Tam bu ana geldiğinde Hasan’ı çağırır yanına, henüz hamdır Hasan, ölümden korkan, hayata anlam verememiş. Bab’ Aziz’in hikayesinin bitimiyle Hasan’ın hikayesi başlar filmde. Hasan onun kıyafetlerini giyerek ve asasını eline alarak, kaybettiğini aramaya yollara düşer. Dervişlik bir elden diğerine geçer.
Bu dünyanın insanları
Bir mumun alevi önündeki üç pervane gibidir…
İlk olan yaklaştı ve :
"Ben aşkı biliyorum" dedi. Bu, Osman’dır.
İkinci olan kanatlarıyla
azıcık aleve dokundu ve :
"Ben aşk ateşinin nasıl yaktığını biliyorum." dedi. Bu, Zeyd’dir.
Üçüncü olan kendisini alevin kalbine attı
ve alev tarafından tüketildi.
Hakiki aşkın ne olduğunu sadece o bildi... Bu, Kızıl Saçlı Derviş ve Bab’ Aziz/Prens’tir.
Filmde görüntüler kadar müzikler, kostümler, şiirler, hikayeler… de önemlidir. Bir bütün oluşturduklarında anlattıkları şekillenir izleyicide. Aslında o kadar zor bir konuyu anlatmaya çalışmıştır ki film, bunu anlatabilmek için de, Doğu’nun mesnevisinden, ezgisinden, şiirinden, kelimesinden, geleneğinden, sanatından, kültüründen… yararlanmaya çalışmıştır. Sadelikten uzaktır bu yüzden.
Dervişlerin toplantısına ulaşmak için, herkes kendi yolunu, kendi amacını, kendi armağanını kullanır, çöllerden geçer, farklı rotalar izler, zaman zaman kesişse de yollar, herkes kendi yolundan gitmelidir ve filmin ilk cümlesini hatırlarız burada:
Allah’a ulaşmak için yaratılmışlar adedince yollar vardır.
Tunuslu yönetmen Nacer Khemir'in çektiği 2005 yılı yapımı bir film Bab’ Aziz. Tasavvufu masalsı anlatımla aktaran Nacer Khemir, hikayeleri azaltıp, çoklu hikaye etme tekniği değil de ana bir hikayeye odaklansaydı, -belki bu kadar çok şeyi tek filme sığdırmaya çalışmasaydı-, gerçekten çok daha başarılı bir yapıma imza atardı. Görüntü, farklı açılardan kamera çekimleri, müzik, kostüm… ve -metaforları aştığınızda- anlatılan dünya ise, filmin başarılı yönleri.
Benim en beğendiğim sahneyse, semazene eşlik eden müthiş sesli o güzelliğin ancak bir çocuğun masumiyetine açılması oldu. Bir çocuğun merakı ve masumiyetinin ulaşabildiği güzellik, herkese açılmayan… ve evet, bu da bir metaforsa, söylemek istediği, gizli olanın örtüsünün -çok az bir kısmının- kaldırıldığı bu filmin; ancak onun gözüyle bakıldığında/izlendiğinde güzel’i görebileceği'dir.


4 yorum:

insandan kaçan hümanist dedi ki...

bir de diyorsun ki "ene" deme. enaniyet katsayımı arttırıyor böyle şeyler. neyse çok güzel olmuş, eline, yüreğine sağlık. ilk defa şahsıma ithaf ediliyor bir yazı. ben biraz neyzen dinleyeyim kendimden geçeyim en iyisi.

GregorSamsa dedi ki...

buradan vefasızlığın en üst noktasını yaşayan Bilal köftesine selam olsun!!! ulan sana koskoca bir yazı yazdım neresi ilk :)

bu arada Suzan bu yazıyı senin yazdığın için nasıl mutluyum bilemezsin. bu hain köfteyle bu film için rekabete girip kaybetmiştim. ben yazıcam demiştim bu filmi ama o yazdırmamıştı illa ben yazıcam demişti.
şimdi tey tey tey ne sana yar oldu ne de bana :)sen çok yaşa suzan :)

ha bu arada eline sağlık :)

suzannur dedi ki...

Bilal, ney dinleyerek geçmiyor o :)
Melih, bak işte bloğa renk getirdim, geciktirdiğiniz ve yazmadığınız her yazı burada :))) Lakin uzundur ikinizden yazı göremiyorum :( Tembellik mi desem, başka şey mi?

Adsız dedi ki...

prens kaybolduktan sonra bir şarkı çalıyor bulursanız yazarmısnz lütfen

Yorum Gönder