2 Aralık 2010 Perşembe

Fareden Hisse


Bir fare vardı. Öldü. Kıssasındaki hissesi bana kaldı.
                                      ***
Sene yanlış hatırlamıyorsam 1975’di. İstanbul’daki ilk senemizdi, oturduğumuz o evi hala unutamam. Mevzu bahis olan, Balat’taki evimizin en güzel tarifini, yerleşmemizden 13 yıl sonra 1988’de Barış Manço, sakız hanım ile mahur bey şarkısında, “Çocukluğumun geçtiği o eski mahallede / Aşı boyalı ahşap, eski bir evde otururlardı / Sakız Hanım‘la Mahur bey” sözleriyle yapıcaktı. Kapısından içeri girildiğinde, yemek kokusuyla, banyo-tuvalet kokularının sentez triosunun karşılaması çok alışılageldik olmasa da, bu durum türk misafirperverliğinin farklı bir versiyonu olarak da kabul edilebilirdi. O evi bu kadar sevmemde ahşap olmasının payı çok büyüktür. Ahşap bir merdivenden çıkarken veya zeminde yürürken, ayağımdaki her kemiğimin zemini, ayrı ayrı hareketlerle taradığını hissedebilmek, hele o, her basınçta çıkan gıcırtılar ve bazı zamanlardaki gacırtılar hayatta olan ve tepki veren bir evde yaşadığımı hissettirir bana. Evimizin üst katına çıkıldığında merdivenlerin bitimine yakın, oturma odasının eski kapısı yavaşça doğmaya başlar kadraja. Korkulukların bitiminden sağa doğru dönüldüğünde, iki küçük yatak odası görünür, solda. Çoğu zaman, ablamlarla ortak kullandığımız, üst katın en dibindeki odamıza giderken, mesafe yeterli olsamasına rağmen, sırf işlemeli korkulukları bırakmamak için kenardan yürürdüm, annemin “düşüceksin eşşek sıpası” çığlıklarına inat.
Odamızda 3 ablam ve bir fareyle birlikte kalıyordum. En iyi oda arkadaşımsa tahmin edilebileceği üzere, fareydi. Ablamlar, kendisini hiç sevmezlerdi ama peynirini eksik etmedikçe, onlardan daha uyumlu bir oda arkadaşı olduğunu asla anlayamadılar. Ben onun adını “fare” koydum, bir varlığa, bir ismi ancak bu kadar yakışabilirdi. Hergün aynı oyunu oynardık “fare” ile. Ben ona yemeğini verirdim. Karnı doyunca, ablamlar veya annem gelinceye kadar, omzumdan parmaklarıma voltalar atıp, tvist oynardı. Ablamlar onu görüp çığlık attığındaysa, tahtaların arasındaki boşluklardan önce iki odanın ortak kullandığı, bir sandalyelik genişlikteki üstü açık cumbaya geçer, oradan da annemlerin yatak odasındaki gizli tünelinden, kilere dikey geçiş yapardı. Çok iyi bir arkadaştı çook…
Balat sokakları, beşeri münasebetleri ve komşuluk ilişkilerinden ilham alarak, binaları birbirine yakın tutmak için, hep elinden geleni yapmıştır. Evimiz, o dar sokakların en enteresanlarından birindeydi. 3 yol ağzındaki bu evden, hangi yöne gidilse, hep yokuş inilirdi.
Yanılmıyorsam ağustos ayıydı. Sabahın sessizliğinde 70 model Dodge As250 kamyonun sesi uzaklardan höykürerek geliyordu. Zaten fiziki açıdan küçük olan gözlerim uyku sersemliğiyle yokmuş gibiydi. Zor da olsa yatağımda doğruldum. Fondaki Dodge kamyonun horultularının da etkisiyle bir an için kendimi oturduğum yerde, o romandaki; uzaklardan gelen ejderha seslerine aldırmadan, şatosuna kurulmuş semirtgen kral gibi hissettim.  Ejderhanın sesi yaklaştıkça rahatım bozulmuştu. -Kamyonun sesi de davul gibidir, sadece uzaktan hoş gelir.- Sahil tarafından gelen sesin, standart yükselişiyle doruk noktasına ulaşıp, azalarak bitmesini bekliyordum. O ise bana inat etmeyi tercih edip, standart ses artışını bozup büyük bir gümbürtü çıkarttı. Gözlerimi açtığımı tahmin ediyordum ama hiç belli olmuyordu. Ablamlar da uyanıp çöl faresi gibi kafalarını nevresimin altından çıkarttıkları sırada, toz bulutu dinmiş gözlerim görmeye başlamıştı. Ejderha dar sokaktan geçerken, cüssesinden dolayı virajı geniş alıp, altından geçemediği, üstü açık cumbamızın büyük çoğunluğunu da yanında götürmüştü. Geri kalan kısmı da aşağı sarkıp, kapılarımızı boşluğa açılır hale sokmuştu. Ben önceleri çok takmadım zira pek kullanmazdım da zaten. Cumbayla olan tek alakam, evdeki dişi nüfusu tarafından kovalanan, arkadaşım “fare”nin yan odaya geçişinde onu kullanması ve benimde ona uzaktan bakmamdı.
O günün öğleninde, ev ahalisi olarak şoku atlatmış, rutin hayata dönmüştük. Ben, şen bakkaliyeye gitmiş, heba olmuş peynirleri getirip “fare”ye hazırlamıştım bile. Beklendiği üzere, hergün ki saatlerinde dakik dostum “fare” gelmişti. Yemeğini yedi. Karnı doyunca çok neşeli olurdu kerata. Ritüellerimizi hiç bozmakdık. 10 dakika sonra evdeki dişi nüfusundan herhangi biri giricek ve biz yine eğlenicektik. Büyük ablam odaya girdi. Alışıldık çığlığını attı. “fare” ablamın çevresindeki 2 turluk tavafını yaptıktan sonra her zamanki kaçış yoluna yöneldi. Beni sakin yapımla görmeye alışık olan ablam yüz ifademi görünce “fare”nin peşini bırakıp, bana gözlerini dikmişti. Bense, “fare”nin deparını takiben, umutsuz bir çabayla, cumbasızlığa açılan cumba kapısına koşmaya yeltendim. Tek yapabildiğim, cumbadan yan odaya geçmeye çalışırken kendini boşlukta bulan, hayattaki en iyi arkadaşım “fare”ye havada süzülüp yere çarparken bakmak oldu. Tabi ki, bu omurgasız hayvan, bu kadar kısa bir mesafeden düşüp ölmedi. Aksine, kısa bir afallamadan sonra, toparlanıp son hız yokuşlardan birinden, aşağı koşmaya başladı, arkasına bile bakmadan! Her hareketinden belliydi ki; biz beşerlerin yapmayı en az bildiğimiz şeyi yapmıştı. Hayatının akışını bozan, canını acıtan şeylere arkasını dönüp, asla eskisi gibi olmayacak, olan yaşamına bir sünger çekip, hayata sıfırdan başlamayı “tercih” etmişti.
                                     ***
Bir gün, bir aslan miyav der ve bir fare de kükrerse aklınıza Kayahan değil, lütfen benim eski dostum “fare” gelsin. Sağlıcakla….

9 yorum:

stuven dedi ki...

güzel bir yazı. tebessüm ettiren ama aynı anda da hüzünlendiren bir yazı.

GregorSamsa dedi ki...

çok teşekkürler efem, hüzünlü bir fare normalde pek bulunmaz ama siz idare edin artık :)

Suzan Nur Başarslan dedi ki...

Her hareketinden belliydi ki; biz beşerlerin yapmayı en az bildiğimiz şeyi yapmıştı. Hayatının akışını bozan, canını acıtan şeylere arkasını dönüp, asla eskisi gibi olmayacak, olan yaşamına bir sünger çekip, hayata sıfırdan başlamayı “tercih” etmişti.
çok güzel yazmışsın, çokkk. ellerine sağlık. mizah ve hüzün bir metne hele de bir fareden bahseden bir metne bu kadar çı çok yakışır.Bloğuma çalıntılayayım şunu :))

aglea dedi ki...

ama bu çok güzel bir yazı olmuş. gregor yaa, güzelim fare arkadaşın bi yana (ki çok kıskandım dostluğunuzu:) evinize ve tahta merdivenlerine bayıldım. bir de bu cumba olayı, hayranıyım. o eski evler cumbalarıyla, ellerini bellerine koymuş güçlü, güzel, hayatı ezberlemiş de hani böyle "hıh!" diyen kadınlar gibi gelir bana hep:)

neslinnce dedi ki...

Fare bizi okuyorsan geri dön lütfen :)))

GregorSamsa dedi ki...

efenim kusura bakmayın efem, biraz geciktim cevap vermek için:
@Suzan Nur Başarslan: helal olsun tepe tepe kullan :)
@aglea: bende bu cumba = kol = hıh benzetmeni pek sevdim, en kısa zamanda çalabilirim :)
@neslince: farreeeee, elma dersem çık, armut dersem çıkma. elmaaaa :)

Suzan Nur Başarslan dedi ki...

armut :)
bu arada armut, benim en sevdiğim hitaptır, bir de kuzu...bir daha gecikirsen küserim, mektubumu keserim :))

GregorSamsa dedi ki...

hafta sonu burda değildim, olsam hiç gecikir miyim? :)

Suzan Nur Başarslan dedi ki...

peki o zaman elmaaaa :)

Yorum Gönder