9 Haziran 2011 Perşembe

I Saw the Devil, Akmareul boatda /Jee-Woon Kim (2010)



Chan Wook Park'ın Cut'ı ve David Fincher'in Seven'i birleşmiş ve bol kan sosuna bulanmış bir hard film karşımıza çıkmış.
Bu filmi izlerken aklıma, intikam isteyen iki kişilik mezar hazırlasın sözü geldi. Kimi sahneler izlenemeyecek kadar ağırdı. Oldboy tipinde bir film bekliyordum ama bu film tamamen canavarlaşmış ruhlar üzerine. Her insanın canavarlaşabileceğini, intikam-adalet çizgisinin ne kadar silik bir düzlemde olduğunu gösteren bir film.
Havada uçuşan bedenler, her sahnede fışkıran kanlar, insanlığa dair tek karenin olmadığı bu filmde, özellikle filmin yarısından sonra hızlanan temposuna ve sizi merakta bırakmasına rağmen, durup düşündüğünüzde size hiçbir şey kazandırmıyor. Son sahne bile istenilen etkiyi yaratmıyor.
Acıyı, korkuyu, insanlığı bilmeyen bir adama onun gibi olarak hangi dersi verebilirsiniz?! Cezayı ailesine kesmek size yapılanın aynısını onlara yapmak demek değil mi? İnsan hangi noktadan sonra intikamı yeterli bulur? Yaptıkları vicdanını rahatlatabilir mi? Doğru nedir?
Kötülüğün illa da bir felsefeye sahip olması beklenmez ama kötülüğü anlattığınızda bunu bir temele dayandırmalıdır insan. Kötülüğün doğasını anlatıyorsanız, keyif almak, intikam... bu kadar bedenin ve kanın ardında bir de söyleyecek sözünüz olmalıdır. Bu film, canavar ruhları anlatıyor evet ama en önemli eksiği kötülüğün doğasına yönelik hiçbir tahlilde bulunmamış olması.
Çok gerçekçi kareler filmin başarılı yönleri. Özellikle Min-sik Choi'nin performansı harika. Ancak şunu söylemeliyim, eğer bu tarz filmleri izleyebiliyorsanız başına oturun.
Yine diğer başarılı yönü filmin, kamera çekimleriydi. Başlangıçta, bir an Kayıp Otoban tarzında bir filme giriş yaptığımı düşündüm. Ciddi anlamda birçok sahnede kamera çekimi çok başarılıydı. İçerden dışarı bakan kamera, dönen kamera, geniş açı çekimler, uzaktan yakına çekimler...
Jee-Woon Kim, eğer, filmi daha felsefi ya da tematik bir çerçeveye otursaydı -Oldboy gibi-; Şeytanı Gördüm, çok daha nefis, kült bir film olmaya aday olurdu.

2 yorum:

hulia dedi ki...

Öncelikle film bittikten sonra bize düşündürdükleri değil hissettirdikleri daha önemli diye düşünüyorum..Bu yüzden bu filmden ve özellikle Jee-Woon Kim ustadan ( Uzak Doğu snemasını ve kendini pek severim)mesaj kaygılı filmler beklenmez.Her filminde biraz daha estetik,biraz daha göz doldurucu olmaya başlaması da gelecek filmleri içi heyecanlanmama yetiyor açıkçası.Filmde çokça intikam sahnesi olduğu için hangisinin daha tatmin edici olduğuna karar vermek gerçekten güç,bu yüzden son sahne konusuna bende katılıyorum.Tatmin edici bir son olmadı,ya da beklenen son olduğundan biz öyle hissettik:)
Sanırım Amerikan filmlerinden kaynaklı seri katillerin veya bu denli psikopatların illa çocukken bir travma geçirmiş olması gerektiğini düşünüp yaptıklarına bir kılıf bulmaya çalışıyoruz.Bence filmde önümüze sunduğu karakterler kötülük felsefesinin ta kendileriydi:)

suzannur dedi ki...

Öncelikle kötülük için Holywood sinemasının illa bir mazeret araması anlayışını ben de hiç beğenmem.Bu noktada Christopher Nolan'ın yönettiği; iyilik ve kötülük üzerine, sistem ve onun işleyişi üzerine, gerçek ve kitsch üzerine, filmler ve onlardaki klişeler üzerine çok sözü olan 2008 yılı yapımı The Dark Knight filminin tam da bu noktada çok şey anlattığını düşünürüm. Uzak Doğu sinemasını seven biri olarak sanırım bu filmde beklentimi yüksek tuttum. Tematik/felsefi bir temel derken çocukluktaki travma vs. değil, kötülük-iyilik kavramları üzerine bir bakış/perspektif beklentim vardı. Nasıl Oldboy gibi kült bir filmin yönetmeni Chan Wook Park Thirst ile bende beklentiyi karşılayamadıysa bu anlamda, Şeytanı Gördüm de öyle benim için. Ancak şu bir gerçek ki kamerayı kullanışı ve mekanı konuya yedirişi çok güzeldi. Hatta çekimler o kadar gerçekçiydi ki insanı bu noktada etkilememesi mümkün değil. Evet, sonraki filmlerine bakmak lazım.

Yorum Gönder