31 Mayıs 2010 Pazartesi

ZAHRAD – Kafası Güzel Şair


Dünya üzerinde binlerce ev şairi vardır ve onların yazdıkları da muhakkaktır ki, eşe dosta duygusal anlar yaşatıcak çaptadır. Çünkü aslında bu işlerin kolay bir matematiği vardır. Bir kaç sihirli kelime, şiiri bir anda duygusallaştırabilir. Mühim olan, farklı kelimeler ve farklı mantıklar kullanarak istenilen hissi, duygusallık dozunu cıvıklaştırmadan yazmaktır şiiri. Zaten büyük şairler denilen zümreye girebilen şairlerin ortak özellikleridir mevcut duyguları sömürmeden, yeni duygular üretebilmek. Bu farklı adamlardan birini tanıtmak vacip oldu artık. Adı "Zahrad". Kafası hep güzel gibi yazardır bu zat-ı muhterem. Kızgınsa veya aşıksa veya bambaşka kafaları yaşıyorsa da kendince, ona hiç fark etmez, hep biraz mizah vardır şiirlerinde ama cümlesini öyle bir bitirir ki, içine işler insanın o cümleler 2 saniye dondurur olduğu yerde okuyucusunu.

MAVİ
Gel de maviyi anlat solucana
Ne deniz görmüş
Ne nehir
Ne gök
Ne de mavi gözlü bir solucana tutulmuş 
Siz asıl bana sorun o maviyi
                               ZAHRAD
 
BİR ADAMIN AKLI
Ağaca bakar - görmez ağacı - kendini görür
Yola bakar - görmez yolu - kendini görür
 
Yukarı bakar - yıldızlar var gökyüzünde - 
Görmez - kendini görür
 
Ve aynaya bakar - görmez kendini - 
-Selâm verir
                               ZAHRAD
 
Dört koyundular
İlkini kestiler önce
İkincisini haklarlarken tam
Kaçmayı denedi üçüncüsü
On metre gitti gitmedi
Enselediler
Ben o üçüncüsünün etinden yedim
Yaşam tadı vardı
                               ZAHRAD

BİR KEDİNİN GÜNLÜĞÜNE
Mahallede on kedi varsa
           Biri sensin
 
Yüz kedi varsa
           Biri yine sen
- Ama bu kez yüzde birsin -
 
Oysa okşadığım - tek bir kedi -
           O kedi
           Yüzde yüz sensin
                               ZAHRAD

27 Mayıs 2010 Perşembe

Kıymetlilerimiz kolajı

                                        Kolaj: GregorSamsa

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Franz Kafka - A Country Doctor (animasyon film)

 Franz Kafka'nın, 1919'da kaleme aldığı Ein Landarzt adlı eserinden uyarlanmıştır. şahsi kanaatim odur ki: sağlam bir senaryoya sahip olmasının yanı sıra, çok sağlam kalemler tarafından çizilmiştir. Aşşağıda, türkçe alt yazısı ile birlikte tam videoya ulaşabilirsiniz.


"Hikâye, talihsiz bir memleketin doktorunun, acilen ilgilenmesi istenilen genç bir hastanın gece yarısı gelen çağrısını cevaplamasını anlatır. Olaylar kısa sürede gerçeküstü bir hal alır ve doktor kendini aniden dünyevi olmayan atlar tarafından hastanın yatağının başına nakledilmiş bulur. İlgilenmesi gerekenlerin mağduriyetleri ve kişisel rahatsızlıkları nedeniyle doktor, ağır ve ölümcül bir yarayı bulmakta başarısız olur. Bunun üzerine “her zaman imkansızı bekleyen” köylüler tarafından aşağılanır ve her şeyini kaybederek sonsuz bir yolcukla lanetlenir."

(Resmi sayfasından çevrilmiştir)

İyi seyirler...




25 Mayıs 2010 Salı

Meçhul Öğrenci Anıtı - Ece Ayhan

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
- Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek

Ece Ayhan

CANIM İSTANBUL


CANIM İSTANBUL

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, edâ, iklim;
O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misâle.

İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım...
İstanbul,
İstanbul...

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik...
Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat...
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mâna: Öleceğiz ne çare?..
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet...

O mânayı bul da bul!
İlle İstanbul'da bul!
İstanbul,
İstanbul...

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar...
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir "Kâtibim"i...

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul...

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler...
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgâr, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar...

Gecesi sünbül kokan
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul...
                    Necip Fazıl Kısakürek (1963)
  
Vefatının 27. yılında, usta şairi rahmetle anıyorum.

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Akşam Vakti Hikayesi..

Beyninde bin bir düşünce, yürüyor. Yürümeyi seviyor, ancak adımları yavaş. Kulağında eskiden çok sevdiği ve dinlediği, şimdilerde o eski tadı alamadığı ancak playlistinden değiştirmeye üşendiği o parça.

Kadının sesi boğuk, enstrümanlarsa hızlı ve canlı. Tüm artsitliğiyle yürüyor, sessiz sakin bakışlar atarak etrafa, insanlara. Bazen öyle güzel uyuyor ki melodi, anlık bakışlarına, başını çevirdiğinde gördüğü hareketlerin temposuna, kendi temposuna. Şarkıyı yeniden sevmeye başlıyor.

Az önce yanından ayrıldığı iş arkadaşlarıyla iyi vakit geçirdiğini düşünüyor. Aralarda çevirdikleri birkaç muhabbet.. Hep derler ya, "Güven olmaz iş ortamına pek samimi olunmaz.." O önyargısını kırdı kıracak ancak yine de bilemiyor. Herkese güven olmaz. Şimdiyse geçmişten, bugüne getirdiği, birlikteyken güzel zaman geçirdiği birileri var sırada. Daha var buluşmalarına, onlara doğru yürüyor.

İçinde tonlarca sakladıkları, pek kimseyle konuşmayan, anlatmayan cinsten biri. Bazen birbirini yiyor beyin hücreleri. Çok kızıyor kendine, neden hakim olamıyor yaşadıklarına diye. Aslında hakim olmak istediği karşısındaki insanların düşünceleri, ayırt edemiyor. Şarkı değişiyor.

"Elinde değil ki her zaman.Kimin elinde?",diye düşünüyor.Anketçi çocuk geliyor yanına dudakları oynuyor anlamsız. Hiç cevap bile vermiyor çekip gidiyor.Küfürlerden küfür beğen kendine. Hafif nemli, soğuk bir esinti vuruyor göğsünden içeri, olmaması gereken bir mevsimde, yaşayan yabancı bir nefes. İrkiliyor. "Hava da bir türlü ısınamadı." diyor. Yine kızıyor. Tam bir ergen modunda, yaşı başı almaya başlamış halbuki. Ergenliğini de öyle çok sert geçirmemiş zamanında, düşünüyor, anca şimdi mi giriyor yoksa, irkiliyor yine. Yok artık!

Kendi dünyasından kopup da onların dünyasına geçemiyor çoğu zaman, istediği kadar kalabalık, istediği kadar gürültülü olsun, beceremiyor. Sohbet ediyor, eğleniyor , dinliyor, anlatıyor ama hiçbir zaman dahil değil. Edemiyor kendini.

Yürüyüş bitiyor. Buluşulacak yere varıyor. Varıyor da kimse yok. Aslında herkes var da, onun istedikleri yok. Herhalde biraz bekletecekler.

Şarkı bir kez daha değişiyor, ancak bu kez üşenmeden geri sarıyor bir önceki şarkıya, seviyor çünkü. Bir daha dinlesin istiyor. En son onu dinlesin istiyor ki, beyninde devam etsin, sessizlik anlarında.

Kimse ilgisini çekmiyor bugün. Öyle boş boş etrafa bakıyor. Çok da derin düşünmüyor o an. İçine iyi bir his geliyor, sigarasını yakıyor. Karşısında ikisi birden. Sohbet ederek geliyorlar. İki hatıra, iki hikaye ayaklanmış yürüyorlar ona doğru. Çıkarıyor kulaklıklarını, insanların uğultusu, müzik sesleri, ne çok olur bu caddede.

Merhabalaşıyorlar, çok güzel, samimi, hissediyor sıcaklığı. Haksızlık ettiğini düşünüyor onlara, sanki çok da değil. Çok garip, bu kez hiç dışında değil hayatın. Kendi dünyasından kopmuyor, ancak dahil edebiliyor cümlelerini, hissettiklerini, bu kez çok da yabancı değil dostlarına. Birkaç cümleyle dahil oluyor hayata. Çok sık olmuyor, hatta pek de rastlamıyor bu duruma. Yorgunluğunu atıyor. Biliyorlar gibi, anlıyorlar, zaman geçiyor, ayrılıyorlar.

Yürümeye devam ediyor. Takmıyor bu kez kulaklığı, daha sonra dinleyecek şarkıları. Hala seviyor hepsini, ama şimdi biraz insan sesi duymak istiyor. Biraz araba sesi, biraz sokak. Yürüyor yine, durduramıyor bacaklarını. Öylesine bir şeyler, birdenbire iyi geliyor. Her an gidebilir. Öylesine şüpheci, öylesine sorgulayıcı ki, her an defedebilir içindekini. Korkuyor, niyeyse belirsiz.

Aynı müzik, hep aynı yerde çalıyor, Aynı kadın hep aynı yerde haberini veriyor bu akşam çekilenin ve aynı adam hep aynı yerde şakıyor kuşlar gibi. Kendisi de buradan hep bu adımlarla geçiyor, içinde ilk kez olmayan bir hisle.

Bu kez kaybetmeyecek, üzerini örtecek, belki ona pek güvenmeyecek, ancak bunu kaybetmeyecek.Şimdilik kimseye söylemeyecek. Yürüyor yine. Bıraksalar karşı kıyıdaki evine yürüyecek, çok seviyor birden. Anketçiler rahat bırakmıyor yine, bu kez teşekkür edip gülümsüyor, bir kaçı küfrediyor arkasından, umursamıyor. Kulaklığını arıyor çantasında, bulup takıyor. Açıyor müziği, son ses değil bu kez, sokakla birlikte dinliyor. İlk başlarda garipsiyor, ancak alışıyor. En sevdiği şarkı başlıyor, eve gidene kadar tekrar tekrar dinleyecek,biliyor. Bıkmadan. Sebebini bilmeden mutsuz hissetmek gibi sebepsiz yere mutlanıyor bugün.

Yürüyor bu kez, otobüste bile yürüdüğünü hayal ediyor.

23 Mayıs 2010 Pazar

Hollywood'un H'si

Şu meşhur Hollywood yazısı. ABD'nin California eyaletinde bulunan Los Angeles kentinde Lee Dağı'nda kocaman bir "Hollywood" yazısı bulunur, harf harf beyaz plakalardan oluşan. Şimdi burada Hollywood hikayesi ya da bu levhanın tarihçesinden falan bahsetmeyeceğim.

Hüzünlü, farklı ve garip hissettiren bir "H" harfi hikayesi anlatacağım sadece. Kısa.

Yıl 1916. 8 yaşında küçük bir İngiliz kız, Peg Entwistle Liverpool'dan yola çıkmış yeni dünya Amerika'ya doğru yolculuk ediyor ailesiyle. Philadelphia'da inecekler. Şarkı söylemeyi, rol yapmayı, oyunlar oynamayı, şekerlemeler yemeyi çok seviyor. Güzel bir de. Gözleri büyük
bir kadın gibi bakıyor, dopdolu, anlamlı. Hayaller kuruyor, korkmadan. Evet korkmuyor..Ya da..?


Bu yeni dünyaya adımını attıktan sonra Boston'a gidiyor. Bu arada bir çok şey oluyor hayatında; babası ölüyor, kardeşlerine ve kendisine Broadway'de yapımcı olan amcası sahip çıkıyor. Boston'da bir tiyatro okuluna gidiyor ve yıl 1925'e geldiğinde "Hamlet" gibi oyunlarda
başarılı performanslar sergiliyor. Broadway'deki yapımcıların ilgisini çekiyor bu durum. 1926'da New York'a transfer olup popüler müzikallerde yan rollerde kendini göstermeye çalışıyor.
Hayatı bu şekilde geçerken 1932 yılında bu sefer de Hollywood'daki yapımcıların dikkatini üzerine topluyor. Pek de üzerine düşünmeden Hollywood'a taşınıyor. "The Mad Hopes" isimli oynadığı oyun ve oynadığı yan karakter olumlu eleştiriler alıyor. Ancak daha sonra New York'a dönüyor ve orada rol aldığı son filmi "Thirteen Women" aldığı eleştiriler çok zayıf ve beğenilmediğini sertçe yüzüne çarpan biçimde oluyor.

16 Eylül 1932'de Los Angeles'ta o meşhur Hollywoodland(o dönemlerde Hollywood değil, Hollywoodland yazıyormuş dağda) yazısının olduğu Lee Dağı'na gidiyor Peg. Yan roller ve başarısız olduğunu anlatan eleştiriler herhalde hayatından umduğunu bulamamanın verdiği cesaretle(-ki tartışılır) hayatını sonlandırmak için cesaret oluyor Peg'e. Hollywoodland'in H'sinden kendini atarak hayatına son veren 24 yaşındaki oyuncu 2 gün boyunca bulunamıyor. Bedenine ulaşıldığında ise küçük bir not bırakmıştır veda mahiyetinde.

"I am afraid, I am a coward. I am sorry for everything. If I had done
this a long time ago, it would have saved a lot of pain. P.E."

"Korkarım ki , ben bir korkağım. Her şey için özür dilerim. Bunu daha önce yapmış olsaydım çok daha fazla acıdan kurtulunmuş olunacaktı.
P.E."

Açıkcası Amerika Birleşik Devletleri’ne çok sempati beslemeyenlerimiz ya da sevenlerimiz, ya da ne biliyim hiç bir şey hissetmeyenlerimiz için bir şeyler ifade eder ya da etmez bu Hollywood plakası. Ben gezip görmeye gittiğim zaman anlamsız bi biçimde bakmıştım ve “Adamlar yapmış işte” demiştim. Gerçi dağlara taşlara çizilen Atamızın resimlerinden ve mesajlar içeren bi dolu cümlelerin yazılmasından alışkınız bence millet olarak, dağdaki bu sanata.

Bu olayı ise Los Angeles’ı gezişimden 2 yıl sonra öğrenmiştim.İşte o zaman cidden belki benim için değil ama başka insanlar için ne tür şeyler ifade edebileceğini anlamıştım bazı durumların. Her birimizin çok farklı çok değişik hikayeleri var. Bazen göründüğümüz kadarıyla bile belli hikayeler anlatsak da insanlara, içerideki hikaye çok da farklı olabiliyor. İçerisi bile bazen kendisine bile çok dürüst olamıyor insanın.Ki bu çok farklı bi konu.Evet!

Peg Entwistle'ın adını çok duyan olmamıştır herhalde. Bu da öyle bir yazı işte, bilginize.

Tekfurun Kızı - Ben seni alamam ah Holofira


     TEKFURUN KIZI

Ben seni alamam ah Holofira*
Azığım tam takır bineğim nalsız
Bir bende geçerim kalacağım yok
Dostlarım bivefa düşmanım yalsız
Kolum halat değil bakracımda kum

Ben seni alamam ah Holofira
Sade yoksulluktan yokluktan değil
Eline kir olsun elli üç lira
Amma ki alamam
Bir uzak sevi gelmişte çökmüş ta onlar gibi

Ben seni alamam ah Holofira
Geç git hiç bakmadan eylenme emi
Pusatları parlak bimbaş istesin
Seni ulak elçi naib-i kral
Ben hoyrat söyleyeyim, el bana hoyrat
Gelip de ne diyeyim şu dillerim lâl

Ben seni alamam ah Holofira
Baban kâfirine kılıç üşürsem
Hem de gece bassam iti uykulu
Şöyle “ya Allah”la bohçanı dürsem
Amma ki alamam

Yaradan beni ne ardıç ne çınar ufarak çayır
Koşumun gıcırdar ölmek dilerim
Bağrım kaynıyordur yüklerim ağır
Sen bir düş imişsin kuşluk çağında
Soluma tükürdüm rabbim gafurdur
Bilesin kavuşmak yoktur İslâmlıkta
Kavuşan kısmısı ancak gâvurdur.
                                 Süleyman Çobanoğlu  
HOLOFİRA: orhan gazi'nin eşi nilüfer hatun'un evlenmeden önceki adı.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Vas, Greg Ellis, Azam Ali


“VAS” doğu mistisizmine cüretkar ve alenen bir davettir aslında. Sadece sıradan bir müzik gurubu demek doğru olmaz ona. Grup üyeleri, İran’da doğmuş, Hindistan’da fink atıp, Amerika’da durulmuş olan klasik müzik tekniklerine hakim, gotik müzikte usta bir kadın, Azam Ali ile Amerikalı jazzcı perküsyonist, Greg Ellis’dir. İranlı solist ve Amerikalı enstrumantalistten doğan en direkt ironik atıştır, vas grubu. Greg, bir çoğunu kendi çaldığı enstruman cümbüşlüyle kapıda karşılarken dinleyicisini, Azam Ali ise sesiyle, çevresinde girdap oluşturur, ordan yukarılara çıkarır. Öyle yukarılar ki; kendisini bile karınca kadar görür ona kulak misafiri olanlar. Bu fevkal-had ezgizeştler, efkarınızı coşturur, fikri mecralarınızı azim ve kararlılıkla zapdederler.
Bu zatı şahanelerinin, mahsüllerinden bir kısmıyla sizleri baş başa bırakıyorum. Yukarıda görüşmek üzere.
Not: Sunyata (1997) ve In The Garden Of Souls (2000) albümleri huşu ve efkarla tavsiye olunur.
"samaya" 

"ningal"

"beyond dispair"

"refuge"




21 Mayıs 2010 Cuma

SİGARA


Kimisi için tek dost, kimisi için yegane düşman. Kimisi için gençliğin düştüğü büyük bir tuzak, kimisi içinse gençliğe başlarkenki ilk adım. Bu hep devam edecek. Herkes kendi açısından bakmak zorunda sigaraya. Evine kapanıp yazılarıyla uğraşan bir yazar neden sigaraya küfretsin ki. Onu sadece dinleyen, hiç yanından ayrılmayan bir arkadaşı neden bıraksın. Ya da 16 yaşında bir genç düşünün. Neden kendini aşiret reisi sandıran şey ona çekici gelmesin. Tek yapacağı eylem onu dudaklarının arasına almak ve ateşlemek. Bu kadar basit...

Sigara bağımlısı doktor hiç mi yok. Hatta bir çoğu içiyor, bunu hepimiz biliyoruz öyle değil mi? Zararlarını bu kadar iyi bilen kişi bunu yapıyorsa, ben neden yapmayayım? Zira hayatımız, yanlış işleri yapmasına rağmen, bilirkişileri taklit etmekle geçmiyor mu? Tek yapmamız gereken “Ama bilmem kim de böyle yapıyor” demek. Hepsi bu...

Ben bir yazarım. Sabahtan akşama kadar insanları inceler, tespitlerde bulunur, hayalgücümü okşayan birtakım yazılarla meşgul olurum. Kitap okurum, eleştiririm. Dış dünyaya açılmadığım zamanlarda bu eylemler benim zamanımı nasıl harcadığımın kanıtıdır. Arada bir mola veririm ve bir sigara yakarım. Altı yanan çaydanlığım zaten hep hazırdır, ya da küçük bir jest yaparım kendime, bir duble viski alırım yanıma ve balkona geçerim. Sigara hep sağ elimdedir. Sol elimde ise bardak. 15 dakikalık zehirli bir zevk. Şu an hiçbir şey beni bu kadar tatmin edemez. Şimdi yalnız kalmak istiyorum, görüşürüz...

Ben bir lise öğrencisiyim. Henüz liseye başlayalı bir yıl oldu. Zincirlerimi kırdım, ailem her ne kadar karşı olsa da sigaraya başladım. 6 aydır sigara içiyorum. Sigaradan ilk aldığım nefesi unutmuyorum. Çok gülüyorum o günkü hâlime. Eve gidene kadar bir sürü sakız çiğnemiştim. Şimdi ise umrumda bile değil. Ebeveynlerimin bu konu üzerine bana attıkları nutuklar da bitti sanırım. Kabullendiler zaten ve ben ilk büyük galibiyetimi kazanmış oldum. Arkadaşlarım arasında da biraz daha saygı kazanmış gibiyim. Benden sigara isterkenki hâllerini gözlerindeki yalvaran titremeden okuyabiliyorum. Bu gerçekten bana zevk veriyor. Neyse ben şimdi odamın camında bir sigara içeyim, ebeveynlerim de uyudu, ruhları duymaz. Yarın okul var zaten, hadi iyi geceler...

Ben bir muhasebeciyim. Babam günde 2 pakete yakın sigara içerdi. Ben lisedeyken gırtlak kanserinden vefat etti. Son bir kaç ayında doğru düzgün konuşamıyordu bile. Aklıma geldikçe hâlâ gözlerim dolar. Liseden sonra okuyamadım zaten. Ticaret lisesi bitirdiğim için bir muhasebecinin yanında çalışmaya başladım. 10 yıldır bu işi yapıyorum. Geçinip gidiyorum çok şükür. Ama ağzıma sigara sürmem. Nefret ederim. Beni babamdan uzaklaştıran o iğrenç mereti görmeye bile dayanamam. Sokakta gençlerin içtiğini gördükçe içim parçalanıyor. Ailelerine üzülüyorum. Sabah yine iş var. Bugünlük bu kadar yeter. Görüşmek üzere...

Görüldüğü gibi aslında sigaraya mantığıyla yaklaşan pek az kişi var. Herkes hayatın getirdiği olaylar üzerinden bunu içiyor ya da içmiyor. Ama dürüst olmak gerekirse bir sigara içicisi olarak, eğer başka birine zarar veriyorsam bunu o mekanda içmemeliyim. Uzun lafın kısası bu konu karşılıklı saygı gerektiriyor. Sigara, bir zehir maddesi olarak gözükse de yaşam tarzı olarak da algılanılabiliyor.

Meşruiyet vs. Kanunlar


Adalet, kanunlarla çerçevesi çizilmiş bir kavram mıdır? Yoksa toplum vicdanındaki meşruluk hissi midir? Tabi ki, yüz yıllardır tartışılan bu konuyu uzmanlık alanı bu olmayan ben, açıklamaya veya üzerinde fikir yürütmeye çalışmayacağım zira bu sorunun cevaplarından bazılarının, insanları götürdüğü noktaların birleşiminden, ne yazık ki çocuk kitaplarındaki gibi kedi veya fil değil de, felaketler çıkıyor. Elbette adalet, sadece resmi yazılı yasalarla sınırlandırılabilecek bir mefhum değildir, aynı anda toplumdaki meşruluk aksı ile bir bütündür. O zaman bu soruda ki insanları tırnak içerisinde italikle yazılabilecek olan, suça, yönelten nedir?
Bu soruyu, evinde sakince oturan akil birine sorarsak muhakkak: “ikisi de önemlidir. Kanunların amacı toplum vicdanındaki meşruluğa ulaşmaktır” benzeri sözler söyleyecektir. Bir hakimin veya avukatın ise: “kanunlar her zaman meşrudur. Adalet kanunlarla sağlanır.” demesi kuvvetle muhtemeldir. Sorunun,  asıl ‘sorun’ olmaya başladığı an, bu soruyu tavuğuna kışt denmiş, çok sevdiği özel isme bile sahip olan arabası çizilmiş, küçük çocuğu, büyük çocuklarca dövülmüş, kızı bir pedofilin malum fiillerine maruz kalmış veya üç kuruş için annesi öldürülmüş birine sorulduğu andır. Kendi adaletini kendi dağıtma fikri, kısasa kısas mantığı, modern çağdaki en büyük düşünsel sorundur belki. Kendisine yapılan ve haksızlık olduğunu düşünen, canı yanmış biri için kısasa kısas, gayet mantıklı bir çözümdür. Kanunlar onun gözünde hep yetersizdir. Yaptığı ise oldukça meşru görünür gözüne.
Durumu dramatikleştirip duygusallığı ön plana, mantığı alt belleğe atmamak için; büyük bir dramı değil de, daha ufak gibi gözüken bir örneği incelemek lazım. Bunun için kullanacağım mafsal, 2007 yapımı Gürültü (the noise) filmi olucak. Kısaca film; yaşadığı kenti çok seven, evli ve çocuklu olan standart bir adamın, şehrin gürültüsüne daha fazla dayanamayıp, gürültü üreten her şeyi yok etmeye başlamasını anlatıyor. Karakter, her çalıpta susturulmayan alarmı, polisin müdahalesini yetersiz ve etkisiz kabul edip, arabaların camlarını kırıp, imha ederek susturmaya başlıyor ve bu eylemler arkadaşları ve ailesi ile arasını açmış olsa da, kentte bir sürü takipçisi, taklitçisi ve hayranı olmasını sağlıyor. Şimdi; bu adamın yaptığı ne kadar adil olarak kabül edilebilir? Veya meşru mudur? Hangi taraftan bakınca meşrudur? Sesten rahatsız olan, o sesler yüzünden çıldıracak konuma gelen ve tek yaptığı kendisini rahatsız eden o sesleri cebren ve hile ile yok etmek olan adamın yaptığı meşru mudur? Veya her şeyden habersiz, bir fast food lokantasından yemeğini alırken, şehrin doğal gürültüsünden dolayı alarmı duyamamış, yemeğiyle birlikte döndüğünde, arabasının ön kelebek camını kırılmış, alarmını sökülmüş olarak bulan adamın düştüğü durum adil midir?
            Bazen yasaların yetersiz kaldığını düşündüğüm zamanlar olur. Bir kısmında da haklı olduğumu iddia da etmişimdir. Adaletini kendi dağıtma, hayatının tanrısının kendisi olduğunu düşünme, hem savcı, hem hakim, hem de cellat olma fikri, kulağa hoş gelmiyor değil. Ki ben bu düşünceyi aklımdan geçirdiğim an, her an bir kan davasını sürdürebileceğimi fark ettim. Doğru ya, birisi benim tavuğuma kışt derse, ben de onun tavuğunu kesebilirim. Kanunlar benden daha mı iyi adaleti sağlıyacaklar?


20 Mayıs 2010 Perşembe

Kral Georg Bühner - Kulubelere Barış, Saraylara Savaş!

 Almanyanın havasından mıdır, suyundan mıdır yazarları genellikle insana kafayı yedirtiyor. İlk defa orta okul yıllarında Goethe ile tanışmıştım. Faust gerçekten büyüleyici bir romandı benim için. "Dur ey zaman,ne güzelsin!" dememecesine iddaya girmek. Sonra lise çağlarında Franz Kafka geldi önüme.'' Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.'' tek ve kesin cümle ile başlayan öykü, devrim kadar sert ve keskin.Dönüşüm 60 sayfanın içine tüm dünyayı sığdırmış bir öyküydü.
  
   Gelelim Bühner ile tanışmama. İlk defa Şehir Tiyatrolarında Danton'un Ölümünü izlediğimde çok karmaşık gelmişti bana. Bir panayır alanı, fransız devrimi ve giyotin. O zamanlar üstüne daha fazla düşünmeden beynimin derinliklerine itmiştim bu adamı. Ancak o fırsatını kollayıp birkez daha karşıma çıkmasını bildi. Bu kez Ataköy Lisesi Tiyatro Grubu yazarın Woyzeck isimli saykodelik eserini oynuyordu. Oyunun konusu düşük rütbeli bir asker olan Woyzeckin üzerinde doktorun yaptığı deneylerdir. Doktor, Woyzecke sürekli bezelye yedirterek beynini bezelye boyutuna indirmeye çalışmaktadır. Bu olaylar yaşanırken Woyzeck üstleri tarafından sürekli aşağılanmakta ve karısına bando şefi tarafından tecavüz edilmektedir. Woyzeck en sonunda olanlara katlanamayarak karısı Marie'i öldürür.''İnsan soğudu mu bir kez hiç üşümez artık.'' sözleri dökülür ağzından ve genellikle intahar eder. Genellikle çünkü Bühner oyunun sonunu getiremeden 24 yaşında Tifo yüzünden ölmüştür. 24 yaşına kadar ise dünya tarihine 3 büyük eser bırakmıştır: Danton'un Ölümü, Woyzeck, Leonce ve Lena.
 
    Leonce ve Lena. Popo ülkesinin prensi ve Pipi ülkesinin prensesi. Bühner bu defa doğrudan kuklalarını soylulardan seçer ve ''Kulubelere Barış, Saraylara Savaş!'' diye haykırarak davranır kalemine. Direk olarak sisteme en ağır eleştirisini yaptığı oyundur. Henüz yürümekten ile aciz Leonce sorumluluk ''sahibi bir kral'' olmaktan kaçmaya karar verir. Kendisine bulunan eş Lenayı daha görmeden kendini yollara vurur. Lena da farklı değildir. O da bu tanımadığı erkekten kaçıcaktır. Oyunda genel olarak halkı temsil eden Valerio şu sözlerle kaderini kabullenir : ''
Yeryüzü bir masaya benziyor buradan bakınca, aşağıdaki göl, bu masanın üstüne dökülmüş şarap gibi, bizler de oyun kağıtlarıyız, Tanrıyla şeytanın canı sıkılmış, bizimle bir el oyun oynuyorlar.''

   Kader bu tabi kaçılmaz. Birinden kaçan bu iki soylu, yolda birbirlerini görür aşık olup evlenmeye karar verirler.Bühner bu sefer perdeyi kendi elleriyle kapar: ''
Bizler birer kuklayız, ipleri bilinmeyen güçlerce çekilen kuklalar; bizler kendimiz hiçbir şey değiliz, hiç.''

    Not:
2 Kalas 1 Heves Tiyaro Topluluğu PAM liseler arası tiyatro buluşması kapmasında 23 Mayıs Pazar akşamı Profilo Alışveriş Merkezi salon 1 saat 20:00'de Leonce ve Lena'yı ücretsiz olarak sergiliyeceklerdir. Herkes davetlidir.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Sisteme Dahil Olamayan İnsan


Durmadan bir şeylere ait olma isteği. Güdü. En derinlerden en sığlara vurmuş. İnternette, şu blogda bile illa ki fikirlerimizi paylaşacağımız, beğendireceğimiz, fikirlerini beğeneceğimiz, benzer düşüncelere sahip olduğumuz, benzer dillerden konuştuğumuz topluluklara üye olma, dahil
olma isteği.

Gerçek. Amerikalılar der ya hani. The Fact!
Faydaları da var belki zararları da. Benim kafam karışık bu konuda ondan karışık bir şeyler karalayacağım.

Aidiyet hissi;
Önüne geçilemez bir güdü. Sisteme karşı duruşta bile bir karşı çıkışa aidiyet var. Normal. Çok popüler olana karşı antipati besleyen bir grup insan da vardır, biliriz. Bazı zamanlarda ben de onlardan biri oluyorum, sebebi bilinmez hormonel değişiklikler mi, çevresel etkenlerden mi? Önceki iki cümleyi birden okuyalım. Yine aidiyet.

Bir de belli durumlar var ki bizi bu sistemlere dahil eden. Mecburen.

"Para"
Sırf para için istemediği bir şirket sistemine dahil olan insancıklar, hiç istemediği bir düzende yaşayan, aldığı nefesin parasını bu şekilde çıkaran.
Öyle bir alışkanlık durumu yaratıyor ki zamanla para, gereklilik daha çok alışkanlık haline geliyor. Bu sebeple girilen düzen artık batmıyor insana, "parçası" oluyor yine.
İnsanoğlu bir hayvandır, biliriz. Hem de sürü psikolojisinin en yoğun hissedildiği, en sert yaşandığı bir ırk kanımca. Nasıl da özeniyor kuşlara, aslanlara..Beyni var ama, tek başına yetersiz bazen. Takım ruhu, grup çalışması, departman ve bölüklerle tam bir iş çıkarabiliyor. Doğal süreç. Bu durumda yalnızlık, belki biraz sınırları aşmak demek.

Sisteme, düzene, topluluğa dahil olmaya her zaman karşı değilim tabii ki. Birlikten kuvvet doğar mentalitesi çoğu zaman doğru işler. Piramitler yüzlerce binlerce kölenin bir araya gelmesiyle inşa edilmiş olup, günümüzde şaşkın bakışlar, hayretler ve sırrı çözülmeye çalışılıp hiç bir zaman tam bir sonuca ulaşılamayan bir sırdır, insanoğlunun elleriyle yapılan.

Kızıp üzüldüğümse, bugüne kadar yetiştirdiğin beslediğin beynine, hislerine yaramayan, tamamen ters kaçan şeylere ait olmaya başlanması. Yapılan seçimler ister istemez kişiyi oraya getirdiği zaman geri dönüşün zorlaşması. Bilinçsiz bir makineden farksızlaşmak. Çalış, paslan,
yağlan ve tekrar çalış.

Belki de bu duruma bu kadar olumsuz bakmamak gerek, evet doğru, apaçık bir düzen, bir sistem var içinde dahil olduğumuz, toplumun dayattığı kurallarla yaşadığımız. Belki nefret ediyoruz, belki boyun eğiyoruz ya da belki de bu durumu çok seviyoruz! Seven için sorun yok evet, ancak olumsuz hisler besleyen insancıklar için söylenebilecek, verilecek öneriler var tabii ki. Akıllıca ve doğruluğuna inandığınız, test edip onaylayabildiğiniz, sistemden kaçış, sistemle mutlu yaşamak, düzenle baş etmenin 101 çeşit yolu, artık düzen olmasına rağmen mutluluğu yakalayabiliyorum tarzında faydalı bilgilere ulaşırsanız lütfen konuşalım. Şimdilik benim söyleyebileceğim tek çözüm ve ek çözüm, bireylerin en başta kendilerine saygılı olması ve sevdiği şeylerden uzaklaşmaması gerekliliği.

Ama insanoğlu, sen bilinçli, beyinli, iradeli tek hayvansın! Bir de bu cümleyi içerisinden bu dört sıfatı atarak okuyalım.
-Ama insanoğlu, sen hayvansın!

Not: Büyük bir hayvansever olarak buradaki hayvanlık niteliği, bilinçsiz olma, iradesizlik, sürü psikolojisi uyumu gibi durumları içermektedir.

sıkıntıdan kurtulma reçetesi


            Standart modern çağ icatlarından biridir, “sıkıntı”. Sıkıntıdan kastım; psikiyatrik boyutu olan sürekli bir sıkıntı, eseriklilik  hali değil ha. Bahsi geçen sıkıntı mefhumu; yakın dönem Avrupa sinemasının da sıkça işleyip, cılkını çıkartdığı; metropol insanın içinde bulunduğu çıkmazların, ruhunda açtığı girdaplardan, kaynaklanan hezeyanlardır. Daha bizden bir tabirler söylemek gerekirse: “çok yoruldum, her şey üst üste geliyo, ben böyle dünyanın taaa….” Monologundaki ruh halidir, “sıkıntı”. O an insanın içinden hiçbir şey yapmak gelmez, yapılamaz da zaten. İşler aksar, ödevler yetişmez, sınavlara çalışılamaz vesaire vesaire…
Şahsi manifestomdur: “Bu eseriklilik haline son!!! Reçeten bende vatandaş!!!”

Reçete:
1) ilk olarak, içinde rahat hareket edilebilecek kıyafetler giyiniz ve çevrede rezil olma korkunuz olan birileri varsa, onlar itinayla mekandan kovunuz zira istediğiniz kadar çılgınca hareket etme özgürlüğünüzün kısıtlanmaması lazım. Ardından, aşağıdaki bu, mukaddes ve akıllara ziyan Daler Mehndi şarkısını, klipteki bütün hareketleri taklit ederek uygulayınız. Ayrıca nakaratındaki pek manidar güftesini de söylemeyi unutmayınız:
“tunak tunak tun
  tunak tunak tun
  tunak tunak tun
  da da da………”
2) şu anda nefes nefese olmanız kuvvetle muhtemeldir. İkinci doz tedaviye geçebiliriz. Şimdi yapmanız gereken; aşağıda göreceğiniz Bobby McFerrin’e ait olan, ismiyle mantığınızı, melodisiyle ruhunuzu ferahlatacak olan “don’t worry, be happy” isimli şarkının play butonuna tıklamak. Uzandığınız yerden, elleriniz başınızın arkasında şarkıyı dinlerken, bir yandan nefesinizi dengeleyip, diğer yandan da, son kalan sıkıntı kırıntılarını muhtelif yollarla dışarı atabilirsiniz. Reçetemizin sonuna geldik. Artık pamuk kıvamına gelip, yüzünüzde manasız bir gülümseme ile dertsiz tasasız hayata yatay geçiş yapabilirsiniz.

           Geçmiş olsun…


Kırıka : Deniz Şarkıları, Dionysos'un Ruhu

  İlkokul çağlarından kurtulup adam akıllı müzik dinlemeye başladığımdan beri türk sanat müziğine karşı her zaman bir ilgim oldu. Klarnet, kanun, keman hatta trompetin verdiği tadı alıp bu müziğe hayran kalmayan insan azdır zaten. Hele bir de Münir Nuhrettin Selçuk, Mustafa Kandıralı, Müzeyyen Senar, Zeki Müren ve daha ismini sayamadığım nice müzik insanlarınız varsa bu müziğe ilgi göstermemek ayıptır, yazıktır.
 
   Son dönemlerde Hüsnü Şenlendirici ve Laço Tayfa ekseninde genç kitlenin daha çok ilgisini çekti türk sanat müziği. İşte bu yazıda da size böyle bir gruptan bahsedeceğim: Kırıka. 2000 yılında İzmir'de kurulan grup genel olarak reparturanını bu bölgenin eserlerinden oluşturmakta. Klasik müzik ögelerine bağlı kalarak üzerine çeşitlemeler yapan grup ülkemizden daha çok yurtdışında tanınmakta ve konser vermektedir. Kabasaz adlı albümü ile övgü topluyan grubu takip etmek için: http://www.myspace.com/kirikasmyrna

Kırıka - Bir Sır Var Gülüşünde:



Kırıka - Dert Gemisi:

I Love You Sosyalizm Partisi

Türkiye'de Emperyalizm yok! Yararlı haşereler var.

Mitolojik Eş Durumu



"Dünyanın neresinde olursa olsun, O'na ulaşacağına inanıyor insan.Bir gün, hiç beklemediği bir zamanda karşısına çıkacak. Şu an bir şekilde bir yerlerde, yakında ya da uzakta, belki de dünyanın öbür ucunda. Ruh Eşi, evet. Gerçekten bir gün tanışılacak ve hayata kalınan yerden birlikte devam edilecek." diyor, umutlu, komik, saf insanoğlu.

Karşısına çıkanlara hep "aşık" olduğunu sanıyor insan ama ilerleyen günlerde ya da yıllarda bir şekilde uzaklaşmış veya terk edilip bırakılmış buluyor kendini.

Her seferinde aynı heyecan, aynı umut derken belki gerçekten bir yerlerden çıkageliyor o büyü.
Paylaşılanlar, birlikte geçirilen zaman, hissedilenler, bu büyü sayesinde akıl almaz biçimlerde giriyor hayata, sonra birden iki taraf da inanıyor..

-Ruh eşimsin, diyor taraflar birbirine.

İlahi bir boyuta giriyor işte o zaman yaşananlar. Tanrısal bir mucize dokunmuş oluyor ilişkiye.

Bazen cidden devam edebiliyor bu büyü, mucize ancak ben pek rastlamış değilim. Ya da 2 gün sonrasına bakıyor bitmesi için, büyü sanılanın.Eski ruh eşleri vedalaşıyor tokalaşıp, boşanıyorlar.

Gel gelelim bu ilahi güç evet tam bir ilahiyattan geliyor esasında. Antik Yunan Mitlerinde ruh eşi durumu pek günümüzde yaşanılan ruh eşi durumuna benzemiyor.

Tanrılar Tanrısı Zeus var o dönemlerde, sıkılmış “İnsanları yaratayım.” Diyor belli ki. Ama yarattığı her insan çift biçiminde oluşuyor, sırtlarından birbirlerine yapışmış iki insan düşünün. Bu insanlar çifter çifter birlikte çok mutlu ve gayet iyi anlaşarak büyülü bir biçimde yaşamlarını sürerken aldıkları keyiften ve birlikteliklerinin şahaneliğinden olsa gerek onları yaratan Tanrıların Tanrısı yakışıklı ve çapkın yüce Zeus’u unutuyorlar. Şükretmeyi, anmayı, bilimum ibadet neyi gerektiriyorsa. Zeus bu durumu fark edip, mutluluklarından dolayı kendisini unutan halkını uyarıyor ancak bu uyarılar da bir işe yaramıyor. İşte o derece mutlular düşünün. Tabii ki de istediği olmayınca cezalar, felaketler yollayan diğer Tanrılar gibi bir ceza armağan ediyor Zeus bu ırka.

Diyor ki kudretli sesiyle; “Ben size mutluluk verdim, hayat verdim, ancak siz buna şükretmeyi bilemediniz. Bu sebeple sizleri ayırıyorum” deyip çiftleri sonsuza dek çaktığı şimşeklerle ayırıyor.

Daha sonra tüm bu ikizlerinden ayrılmış çiftler kendilerini birbirlerinden uzaklaşmış bulurlar.
İşte insanların ruh eşlerinin dünyanın öbür ucunda olma olasılığı, mitolojik Tanrı Zeus’un insanoğluna armağan ettiği bu lanetle birlikte gelir günümüze.

Biraz şans(doğru yer-doğru zaman), biraz büyü. Harcanıp bitmeyen cinsinden.Belki hayal, belki de evet “efsane”.
Ama mümkün olmayan şeyler değil gibi hissettiriyor insana.
Ruh eşini buldu mu, cinsiyeti fark etmez, Zeus’a meydan okumalı insan, şimşeklerden korunmalı bir şekilde.

18 Mayıs 2010 Salı

Beni Benden Alanlar Vol. 1 - Norah Jones

 30 Mart 1979 doğumlu Hint asıllı amerikalı sanatçı. Müziğe 5 yaşında kilise korolarında şarkı söyleyerek başladı. İlk ödülleri 1996 yılında düzenlenen "Down Beat Student Music Awards" adlı yarışmada "En iyi caz vokalisti", "En iyi özgün kompozisyon" ödülleri oldu. Aynı zamanda okuyamaya devam eden Jones, okulunu tamamladıktan sonra İlhan Erşahin ile çalışmaya başladı. Türkiyeyi oldukça seven Jones bir süre Antalyada ki barlarda geceleri sahne almaya başladı daha sonra kendisine ödenen gecelik 40 dolarlık ücret (??!!!) fazla görülünce işinden ayrılıp ülkesine geri döndü ve 2002'de Türk yapımcı Arif Mardin'in keşifiyle çıkardığı ''Come Away With Me'' isimli albümüyle tüm dünyada 20 milyonun üzerinde satış grafiği elde etti ve bu albümden 7 Grammy kazandı.

  Şimdi resmi tanımını bir yana bırakıp Norah Jones'ı ele alırsak gerçekten mükemmel bir ses sahip, bir o kadar da mütevazi baldan tatlı bir kadın vokaldir kendileri. Sesini o kadar etkileyici kullanır ki yer gelir sizi alır uçurur, yer gelir çölün ortasında tek başına bırakır.

Kadifemsi sesiyle:




Ray Charles ile birlikte:



Ve Tom Waits coverı:

Bir Garip Hayyam - Semerkant

  Şayet adınız Ömer ve yıllar binli yıllar yerde İran ise adınızı söylememekte yarar vardı. Zira Şiiler ile Sünniler arasında ki savaş o zamanlar şiddetini daha da fazla hissettirmekteydi. Üstüne bir de feylesofsanız ölüm fermanınız hazırlanmış demekti. Ömer Hayyam işte tam böyle bir devrin ortasında bir gül gibi açmaktaydı Semerkanta cehennem ve cennetin ortasında araf gibi sadece ve duru; içinde ise bir okyanus kadar dalgalıydı. Aklında binbir soru rasathanesinden yıldızları gözler dururdu.

  Kimin gözünde kafir, kiminin gözünde alim olan Ömer Hayyam günümüzde gerek rubaileri gerekse matematik alanında yaptığı çalışmalarla hala anılmakta. Bu şair adamı daha yakından tanımak isteyenlere en büyük önerim hemen en yakın kitapçıya koşup Amin Maalouf'un Semerkant adlı romanını alıp okumaları.

Semerkant - Sayfa19

   Hay Allah, nişarpurlu İbrahim Hayyam'ın oğlu Ömer’i diyarının nasıl oldu da tanıyamadım? Horasan'ın yıldızı, İran'ın ve iki Irak'ın dehası, feylesofların şahı Ömer!
  Sözde yerlere kadar eğilip alaylı alaylı selamladı onu, parmaklarıyla kanat çırptı sanki sarığının iki yanında ve etrafında toparlanmış aylakları kırıp geçirdi bu hareketleri.

—Bir dindarlık ve iman örneği sayılabilecek şu
rubainin yazarını nasıl oldu da tanıyamadım:

  Şarap testimi kırdın Allah'ım
  Zevk yollarımı bağladın Allah'ım
  Yere saçtın lal rengi şarabımı
  Tövbeler tövbesi, yoksa sen sarhoş musun Allah'ım?

Hayyam öfke ve kaygıyla dinledi. Böyle bir kışkırtma oracıkta cinayete davetiye çıkarmak demekti. Kalabalıktan hiç kimse bu kışkırtmaya alet olmasın diye, bir an bile yitirmeden yüksek ve berrak sesle cevabını patlattı:

—Ben bu rubaiyi ilk kez senin a
ğzından duyuyorum. Ama bak, şunu ben yazdım gerçekten:

   Hiç, bildikleri hiçtir, bilmek istedikleri hiç,
   Bak da gör şu cahilleri, kurulmuşlar tepesine dünyanın,
   Onlardan değilsen şayet sana kâfir derler adama
   Boş ver onları Hayyam, sen bak kendi yoluna.

Not: En yakında zamanda Ömer Hayyam ve yakın arkadaşları, iki can düşmanı, Hasan Sabbah ve Nizam-ül Mülk hakkında daha detaylı bir yazı hazırlıyacağım.

5'in İntikamı (Bul, yok et, devam et…)


("Kuşkusuz son yılların en iyi korku hikayesi" the new york times)
            ("dostumuz GregorSamsa bu işi iyi beceriyor, dets dı faking griit stori brada" Frank Miller ve Allan Moore)
            ("Alanında Türkiye'de en iyisi" zaytung)

Her şey bir yaz gecesi başlamıştı. Yatmadan önce emektar telefonumun alarmının 5:55'e kurdum, çalıncada 5 kere erteledim. Sonra uyandım sanıp alarmı kapattım, ama uyuya kalmışım. Gözümün çapak panjurlarını açtığımda saat 10:55’di. Yüzümü yıkadım, yemek yedim, 5 saniye otursam bi’şey olmaz diye düşündüm. Sık sık yaptığım bu hatayı, tekrarlamanın verdiği meczupluk hissi, sonucu fark etmemi engelliyordu. Takvimler hala aynı günü gösterirken, yani; hala  tarih, 5 ağustos iken. Günün yemek önerileri, terbiyeli köfte, zeytin yağlı barbunya, sal ve meyva iken. Bugün doğacak çocuklara isim önerileri bedri ve Bedriye iken. Tam 5 saat sonra uyandım. Saat 15:55’di. Zaten yeteri kadar şeyi kaçırdığımın farkındaydım ama hayatı bir ucundan yakalamalıydım. Traş olup, ilk gördüğüm kıyafetlerimi üstüme geçirdim. Adetim üzere, evden çıkmadan, aynanın karşısına geçtim ama gördüğüm manzara bütün uyku nöbetlerimin sinir harbine sonuç oldu. Bir arkadaşımın hediye ettiği abuk Amerikan futbolu fan t-shirtünün üstünde kocaman bir 5 vardı. içimden 5’e küfretmeye başladım. Asansörü tamirde olan, 5. kattaki evimden, otobüsü kaçırma ihtimalimden dolayı koşarak indim ve hızımı kesmeden 5 sokak ötedeki otobüs durağına vardım. Ben oraya vardığımda ancak, nefes nefese kalıp, ellerim dizlerimde domalık bir vaziyette 95 numaralı otobüsün arkasından bakabildim. Sonunda amacıma ulaşmış saat 5:00’deki randevuma varmış olduğumu sanıyordum ki; hoş sesli ama çirkin sekreterin ağzındaki sakızla “murat bey 5 dakika önce çıktı” demesiyle birlikte, içimdeki obsesif Şener Şen’in zincirleri çözüldü. Üstümdeki t-shirtü parçalayıp koşmaya başladım yolda gördüğüm bütün 5'leri ya parçalıyordum ya da üzerlerine çamur atıyordum. Bir… İki… Üç… Bul, yok et, devam et. şimdi sırada trafik levhaları ve telefon numaralı tabelalar var. Altı… Yedi… Sekiz …bul, yok et, devam et. allahım her yerde 5 var, ama duramazdım buna daha fazla katlanamazdım. Kaldırım taşlarınından 5’er 5’er zıplayarak koşuyordum. Hala her yerde 5’ler vardı, bitmiyorlardı. sırada plakalar ve daha niceleri vardı. Dokuz… On… Onbir… Bul, yok et, devam et….
Etrafın karanlık olduğunu sanarken, gözlerimi açmak aklıma geldi. Kısıtılı kadrajımda, namlularını bana çevirmiş, 4 adet yüksek şiddetli ışık kaynağı ve 3 tane insan silüeti var. Objektifimi biraz daha netleyebiliyorum galiba. Bulunduğum beyaz odaya 2 tane de hemşire, olduğunu tahmin ettiğim güzel bayan girdi. Doktorlara tahlil sonuçlarını verdiler. Doktor, bir süre tahlil sonuçlarını inceleyip diğer doktorlarla fısıldaştıkdan sonra gülerek bana döndü ve “tahlil sonuçlarına göre, gayet iyisiniz, kendinizi hazır hissettiğiniz zaman taburcu olabilirsiniz” dedi. Saati sorduğumda aldığım cevap ise; beni asıl iyi olduğuma ikna eden şey oldu. Doktor “saat öğlen 1 dedi. Hastanenin tek tip kalebodurlu koridorlarından geçip, beni görünce açılan otomatik kapıdan dışarı adımımı atarken “0 diye bağırmak istiyordum “sıfırrrrrr… sonunda kabus bitti, seni yendim ‘5’, seni yok ettim…” Dur… Fark et… Sabr et…

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Yabancıyla Tanıştığım Gün..


Birkaç yıl önce, daha öğrenciliğin değeri bilinmez, derslere, hocalara sitemlerin tadından yenmez günlerde, kampüsün yakınlığı bahanesi ile ve içteki o anlamsız, her gün kendini orada bulma, aidiyet hissiyle İstiklal Caddesi'ndeki voltalardan birinde geçer bu tanışma hikayesi.

İnsanlar, turistler, gençler, farklılar, farksızlar, açlar, toklar, her çeşit insanın yürüdüğü, koştuğu, zaman geçirdiği bu caddede, meydandan Galatasaray Lisesi'ne doğru yürürken tükettiğim 3 numaralı tütün silindirinden sonra, yeni bir tanesine daha ateşli bir merhaba
diyemeden o çok sevdiğim yayınevinin dükkanına rasladım. Düşünmeden sigarayı pakete geri sıkıştırıp içeri daldım. Tabi bu dükkan o zamanlar daha taşınmamıştı, üzerinde minik kalpçikler taşıyan kitapçıklar ordusunun ev sahibiydi. Mekanda Kızılderili asaletinde genç bir kız çalışmaktaydı. Yayınevinin bu güzel kitaplarından ve lütfundan yararlanarak, kitabını okuyarak, müşteriler ödemeye geldiği zaman ya da soru sordukları zaman kendini kitaptan alıp dünyamıza
ışınlanıyordu.

Rastgele birkaç dünya edebiyatından kitabı inceleyip, arka kapaklarını okudum. İlgimi çekeni koltuğumun altına sıkıştırıp biriktiriyordum.Yaklaşık yarım saat bu şekilde gezinirken birden kapı açıldı. Önceden de birkaç kere daha da açılmış ve yeni müşteriler girmiş ya da çıkmışlardı ancak hiç birinde dönüp de bakmamıştım. Bu kez nedense bakmak geldi içimden. Kapının hemen yanında durmuş, bana bakıyordu yabancı. Önce pek umursamadım ancak bir yerlerden bir tanıdıklık hissi veriyordu, bilemedim. Bir süre aval aval gezdim yine dükkanda. Pocahantas kız ise ödeme yapan genç bir kadınla ilgileniyordu. Sesi fiziğine göre itici olan bu Kızılderili kız sanırım müşterileriyle sadece ödeme esnasında iletişim kuruyordu.



Tekrar kapı tarafına çevirdim kafamı. Yabancı hala orada öylece duruyordu. Dikkatimi çekmemiş olması ilginçti, ona doğru yaklaştım. Şapkası ve pardesüsü onu gizemli bir adamdan çok belirsiz, görünmez ve korkunç biri gibi hissettiriyordu bana. Hikayesini sessizce anlattı, daha ben sormadan. Esasında çok da farklı değildi, hissettirdiği tek farklılık çok tepkisiz çok donuk ve çok durgun olmasıydı. İsmi Mersault'müş. Cezayir asıllı bir Fransız.

"Her şey, ben karıştırılmaksızın olup bitiyordu, kaderim bana sorulmadan tayin olunuyordu. İyi düşününce söylenecek bir şeyim olmadığını anlamaktaydım. Kendi kendimi seyrediyormuş gibi bir hisse kapıldım. " dediği an birbirimize çok da yabancı olmadığımızı hissettim.

Kızılderili kız yavaş yavaş bize bakmaya başlamıştı. Sanırım, kız koltuğumun altında sıkıştırdıklarım ve elimde büyülenmişçesine baktığım kitabı artık ne zaman alacağımı merak etmekten çok, parayı ödemediğim için içinde büyüyen o sıkıntıyı atıp kendini okuduğu kitaba
yeniden konsantre olmak için kışkırtıcı bakışlar atıyordu bize.Annesini kaybetmiş olan Mersault'ün, hiçbir şey umrunda olmadığı gibi bu da umrunda değildi.

-Bence buradan çıkmalıyız artık, dedim.

Kızılderili kıza parayı verdim, torbaya tıktığı kitaplarımı alıp çıktım. Mersault peşimdeydi, rahatsız değildim. Bu tipiyle İstiklal'de çok ilgi çekmemesi de normaldi.Etraftaki onca ilginç tipten sonra Mersault normal bile sayılabilirdi. Bir sigara yaktım, o da yaktı. Hiç konuşmadan yürüyorduk. Tamam, ben birazdan dolmuşa binip evime gidecektim de bu herif ne yapacaktı merak ettim, fazla meraklı biri olmamama rağmen.

Bir his geldi, anlamsız boş bir soru. Durdum yol ayrımında sordum,

-Hayat umrunda değil di mi?
-Bence bir.

Sigaramın son nefesini çektim ve attım saniyeler sonra izmarit olacak olan filtreyi.

O'na doğru kafamı çevirdiğimde kaybolmuştu.Birden.Absürd.

Eve vardım, yorgunluktan uyuyakalmışım. Rüyamda gördüm Mersault'ü. Tepkisiz bir biçimde oturuyordu. Sahilde, yanında kitapçıdaki Kızılderili kız, birazcık kilolu hali, balık etli. Mersault'ün
sessizliğine tepkili.Deniz kokusu.

Sabah uyandım. Bir önceki gün satın aldığım kitaplardan birini alelacele çantama attım. Günün yaklaşık dört saatini yolda geçirdiğim için, bitirebileceğim incelikte bir kitaptı yanıma aldığım. İsmine dikkat etmedim.

Otobüste çantadan çıkardığımda karşımda Mersault'ü gördüm. Kitabın kapağında o bej rengi şapkası ve karanlık yüzüyle öylece duruyordu.Gülümsedim.Biliyordum.

Albert Camus'nün yarattığı bu adam, "Yabancı", tüm bu hayata karşı, yaşadıklarına, her zaman yapmak isteyip de beceremediğim soğuk kanlı duruşu ve tepkisizliğiyle, saçma felsefesini ruhunun dibine kadar yaşıyordu bence. Camus de o kadar iyi bir anlatıcıydı ki, karakteriyle okuyucuyu karşılıklı bu dostane ilişkiye sokabiliyordu.

Herkesin ilgisini çekmeyebilir bu adam. Bazılarını korkutabilir,
bazılarını sıkabilir, bazılarını düşündürebilir. Ama tanıştığımız gün
kurduğu kısacık cümleler bile çok fazla düşünmemi sağladı.

Aradan birkaç yıl geçti.Büyüdükçe Mersault'ü daha iyi sindiriyor
insan. Hayata onun tavrını dahil edebiliyor yavaş yavaş.

Bence bir.
Evet işte aynen öyle.

16 Mayıs 2010 Pazar

Benim "Cat Power"ım



Öncelikle, sıkıcı ve klasik bir müzisyen tanıtımı:
Cat Power Amerikalı şarkıcı ve besteci Charlyn «Chan» Marshall’ın projesidir. Minimalist stili ile tanınır.
           
                Diskografi:
             * Dear Sir (1995)
             * Myra Lee (1996)
             * What Would the 
                Community Think (1996)
             * Moon Pix (1998)
             * The Covers Record
                 (2000)
             * You Are Free (2003)
             * The Greatest (2006)
             * Jukebox (2008)

Şimdi ise esas mevzuya girelim. “Mevzu” derken lafın gelişi söylemiyorum, zat-ı  pek muhterem “chan”ciğim  nam-ı diğer ‘Cat Power’,  her dinleyişimde ruhumda mevzu çıkarıp, tüm histeriksiz düşüncelerime “alayınıza isyan” dedirtip, ‘üreciğimi’ kabartan fevkal had müzisyendir. Bu müthiş kadife sesin, bundan sonra da çok sık bahsedeceğim hain mp3 playerımla anlaşması olduğuna inanmaya başladım. mp3 playerımı hep bütün şarkıları karıştırarak dinlerim, yani yaklaşık 1200 şarkı. Buna karşın, ne zaman vapura binsem, güzel manzara görsem veya histeriklik sınırında olsam bir anda kulaklığımda cat power belirir, beni benden alır, bir ben olmaz artık benden içeri. Yazma-çizme işlerinde, benim cat power etkisi dediğim, üretkenlik artışına sebep olur bu utangaç güzel. Onu dinlerken beyin ve yetenek erkleri kontrolünü kaybeder “hands free” moda cebren ve hile ile geçirilir insan.


Bu benim şahsi zaafsal obsesyonlarımdan sonra, bu hanımkişinin de şahsi, destansı duygusal patlamaları, hayatı akışına bırakmaları, bazılarınca rezillik olarak görülebilicek doğal yanlışları vardır. Sahne korkusundan dolayı, kendi şarkılarını unutup sonra utancından ağlayarak konseri terk ettiği görülmüştür (seyircilere paralarını iade edip bin bir özür diledikten sonra). Müzik geçmişi de çalkantılarla doludur; 1996’da çıktığı turne sonrasında müziği bırakma kararı alıp, kocasıyla beraber Güney Carolina’da bir çiftliğe yerleşip “koyun kuzu mee mee” triplerine girip, iç huzura ulaşınca dayanamayıp müziğe dönmüştür. Daha sonraki şarkılarında bu çiftlik etkisinin, kalıntıları görülür. Bazılarınca kadının gücünü temsil eder bu utangaç, naif piyanist. Başka bir taraftan da ekose gömleğimi giyer, yırtık blue-jeanimi üstüme çeker, köşemde müziğimi yaparım diyebilecek kadar da, atarlıdır bu hatunkişi. Bazen de, 2006’daki bonnaroo festivalindeki olduğu gibi kendi şarkılarının etkisinden ve hatıralarından kurtulamaz. Bahsi geçen olayda, hate şarkısına, ağlamaktan başlayamaz, göz yaşlarını siler, “ben döndüm” der, hayatındaki bütün anılarını atışının simgesiymiş gibi gitarını değiştirir, yeni gitarını alır ve şarkının nakaratını “i do not hate myself and i do not want to die" olarak değiştirip konsere devam eder, zat-ı şahaneleri. (bkz: video)
Ayırca yaptığı coverlar ve filmlerin en kritik anlarında kullanılan, perdede 10 uzun metrajlı gücünde olan şarkılarıda sıkça görülmüştür. Benim cat powerla yani chan marshal’cığımla tanışmamda “v for vendetta” filmindeki “i found a reason” şarkısıyla olmuştur.
Veee beklenen an! karşınızdaaaa zat-ı şahaneleri Chan Marshal yani bilinen adıyla “CAT POWER” "V for Vendetta" O.S.T.'sinden "i found a reason":                             
 "Where is my love?":
                  ve son darbe "The Greatest":
                      

15 Mayıs 2010 Cumartesi

yeni başlayanlar için şiir


Şahsi olarak, şiire olan ilgim biraz geç oldu galiba. Buna da bir suçlu bulmam gerekirse tamamen popüler kültürün sürekli aşağı çektiği modern şiir anlayışıdır. Muhtemel edebiyata başlama yaşlarımda karşıma çıkan; sokak ağzının, abartılmış duygusal buhranların ve takıntılı aşıkların kullanıldığı Ahmet Selçuk ilkan ekolü şiirlerin veya İbrahim Sadri, bedirhan gökçe gibi, her cümlenin sonunu uzatarak okuyan, naif şiirleri bile, savaş destanları okurcasına hiddetli çıkışlarla okuyanların yüzünden uzun zaman şiirden uzak tuttum kendimi. Ta ki; eş zamanlı olarak beni şiire yanaştırıcak olan fuzuli, fazıl hüsnü dağlarca veya Edgar allan poe gibi şairlerle tanışana kadar. Artık, şiirin, yazın dünyasının 1/10 ölçeğinde konsantre meyve suyu olduğunu fark etmiş, tiryaki bir şiir okuyucusu olmama rağmen, ilk yaşadığım edebi dezenformasyondan dolayı hala içinde aşk geçen şiirlere karşı alerjimin olduğunu da belirtmem gerek. Bana şiiri sevdiren bu zat-ı muhteremleri “ne kadar büyük adamlarmış” diyerek anlatmama gerek yok diye düşünüyorum zira isimleri okunduğunda bile ceket iliklenecek bu isimlerin büyüklüklerini belirtmek, şapşallığa dalalet edecektir. Benim aşağıda yazıcaklarımda ki amaç ise; tamamen bana şiiri nasıl sevdirdiklerine dair bir açıklama olucaktır.

             Bir şairin cümleleri, ahenkle akarken, deltasında kullandığı kelime çeşitliliği ile ardından zengin bir alüvyon toprakta bırakabilmelidir. Dahası anlatımını güçlendirmek için, kendi baş yapıtının simgesel kahramanını bile küçümseyebilecek kadar egosuz olmalıdır şair.

"Mende mecnundan  füzun aşıklık istidadı var
             Aşık-ı sadık menem mecnun’un ancak adı var"

                                              Fuzuli

Veya bir şair, beş kelime bile kullanıyor olsa, sıkmadan, usandırmadan, sadeyken bayağılaşmadan, bu küçücük kelimelerin her bileşenine birden fazla dünya yükleyerek işleyebilmelidir.

            Dolu ile boş yarışıyorlardı
  Çevrelerinde uçsuz bucaksız kalabalık    

  Boş kazanmıştı yarışı
  Doluyu alkışladılar

                                               Fazıl Hüsnü Dağlarca

“Gül! Gül dedi, bülbül güle, gül gülmedi gitti.
             Gül bülbüle, bülbül güle yar olmadı gitti. “

                                               Fuzuli

Veya şairin kelimeleri, ısırgan ruhu sürülmüş dikenleri olan bir dev gürzü gibi insanın beynine düşmelidir.

“Derken ciddi ve haşin suratıyla bu abanoz kuş,
  Kaderimi gülümsemeye dönüştürdü,
  'Sorgucun kırkılmışsa da hiç kuşkusuz' dedim
  Korkak değilsin sen,
  Gecenin kıyısından gelen
  Suratsız ve yaşlı kuzgun-
  Gecenin plutonian kıyısındaki saygı değer adın nedir,
  Söyle bana.'
  Kuzgun dedi ki 'birdahaasla.' “

                                               Edgar Allan Poe